Bu sene, Bodrum’da güneş yine o eski parıltısıyla vuruyordu denize.
Her şey aynı görünüyordu: aynı şezlonglar, aynı menüler, aynı müzikler.
Ama herkes biliyordu — bir eksiklik vardı.
“Allah kahretsin, herkes mi Yunan adalarında…” diye söylendi Erol Bey, Twitter’da resimlere bakarken. Klimanın altında oturuyordu, her zamanki gibi. Güneşe çıkmamıştı yıllardır — doktorlar yasak etmişti, cilt kanseri riski. Ama bronzluğunu korumak için ayda bir sprey tan yaptırıyordu Nişantaşı’ndaki klinikte.
Küçükken sahilde yosunları tırmıklar, şemsiye açardı. Şimdi iki beş yıldızlı oteli ve sadece Bodrum’da yedi beach’i vardı, dile kolay.
Sabah sabah viskiye başlamak istemezdi de siniri bozulmuştu, dikti koca bardağı…
“Hepsi de sinek avlıyor, AMK.”
Yıllar önce o şezlongda bir kadın otururdu. O zamanlar barmendi, neydi adı o kadının ah… Eda Taşpınar. Daha Twitter, TikTok yokken, bronz tenini markaya çeviren kadın.

Onu izleyen foto muhabirleri, magazin gazetecileri, insanlar sadece onu görmeye bile beach’e gelirdi. Saatlerce kalkmadan durur, hiç kızarmaz, hiç soyulmazdı.
Onun olduğu yerde güneş bile daha dikkatli parlardı.
“Şimdi o yok,” dedi halkla ilişkiler müdürüne. “Gittiğinden beri ne güneş aynı, ne de şezlong.”
Beach’ler bu ay da boş kalırsa kovulmaktan korkan genç halkla ilişkiler müdürü, ofisine gidip Eda Taşpınar’ı Google’larken reklam kampanyası için “Eda Taşpınar Şezlongu” temalı bir konsept hazırlamayı düşündü.
Erol Bey fikre bayıldı. Manken kataloğundan yedi kadın seçildi: hepsi uzun, hepsi esmer, hepsi güneşi seviyordu.
Kampanyanın adı “Bronzlaşmanın Küresel Dili” oldu.
Bir hafta geçmeden, Bodrum’un yedi farklı beach’inde yedi farklı bronz “Eda Taşpınar” belirdi. Hepsi birbirinin aynısıydı. Aynı poz, aynı mayo, aynı vücut yağı, aynı gülümseme.
Kimse emin olamıyordu — belki biri gerçekten oydu.
İlk üç gün Instagram patladı. Turistler her beach’i ziyaret edip fotoğraf çekiyordu. “Gerçek Eda hangisi?” diye anketler açıldı. Influencer’lar komplo teorileri üretiyordu: “5 numara sahte ama 3 numara kesin gerçek, burnuna bakın!”
Dördüncü gün, Eda’lardan biri diğerini “profesyonel değil” diye Twitter’da ifşaladı. Beşinci gün, başka bir Eda “ben daha bronzum” diye TikTok’ta video çekti. Altıncı gün, üç Eda birbirini mahkemeye verdi.
Yedinci gün, kimse umursamadı.
Sosyal medya doydu, sıkıldı, haberler azaldı. Bir sonraki olay, bir sonraki manzara, bir sonraki Eda…
Ağustos ortası Erol Bey Eda’ları işten çıkardı. “Valla kızlar, sezon bitti,” dedi, klimanın altında oturarak. “Gelecek yıl belki…”
Şezlong boş kalınca haber değeri tekrar arttı.
Yeni kampanya başladı: “Doldurulamayan Boşluk.”
Erol Bey’in PR ekibi dahi olmaya başlamıştı. Boş şezlong efsanesi ürettiler: “O şezlonga oturan herkes iki saat sonra bayılıyor. Güneş fazla yakıyor. Sanki hâlâ Eda’nın gölgesi oradaymış gibi…”
Gerçekte kimse bayılmıyordu ama gelen turistler öyle davranmaya başladı. Oturup selfie çekerken Eda’nın pozunu taklit ediyorlar, sessizleşiyorlar, gözlerini kapıyorlardı. Sanki bir ritüel gibi. On beş dakika sonra kalkıp “inanılmazdı” diyorlardı.
İnstagram’da #EdaninSezlongu trending oldu.
Beach’ler dolmaya başladı.
Kenyalı Biruwa Babangaro ilk yedi “Eda”dan biriydi. Reklam için Bodrum’a getirilmiş, sonra ortada kalmıştı. İşten atılınca halk plajında manzaralı şezlongda poz verip gündemde kalmaya çalışıyordu.
Bir gün şezlongda uzanırken, etrafındaki kalabalığa bakıp şöyle dedi:
“Ben kimseye Eda’yım demedim. Bebek bakıcılığı için gelmiştim, beni tweeterda görmüşler, aradılar, kabul ettim kampanyada oynamayı.” Gülüyordu. “Prenses gibi davrandılar. Hediyeler, güneş kremleri, şampanyalar …ve bol bol fotoğraf. Sessizce güneşlendim ben de. Demek ki burada bronzluk pasaporttan daha güçlü bir kimlikmiş, dedim. Ama kısa sürdü rüya.”
Kimse dinlemiyordu. Yanındaki turist “Affedersiniz, şezlongun fotoğrafını çekebilir miyim?” diye sordu, Biruwa’yı kadrajdan iterek.
Gerçek Eda Taşpınar da takip ediyordu son gelişmeleri. Eda Taşpınarlar arandığını duyunca hemen, menajerine telefon açmıştu.
“Geri dönüyorum. Casting ne zaman?”
“Eda Hanım, siz zaten Eda’sınız, ne castingi?”
“Hayır, kampanyaya katılmak istiyorum. Şezlongda oturmak istiyorum.”
Menajer sustu. Sonra nazikçe, “Eda Hanım… şey… ekip ‘daha genç bir enerji’ arıyormuş. Sizin için belki başka bir proje…”
“Ben Eda Taşpınar’ım!”
“Evet ama… artık yeterince Eda Taşpınar’a benzemiyorsunuz, diyorlar.”
O da hemen bir güneş yağı firmasının yüzü olmuştu. Satışlar arttıkça komisyonu da artmıştı. Ama tweetler azalınca güneş kremi satışları da düştü.
“Kendi bronz kozmetik kremimi piyasaya sürsem?” diye düşündü. Ama menajeri ne demişti yaşı geçmişti, piyasa gençleri istiyordu.
Derken Erol Bey’in “Doldurulamayan Boşluk” kampanyası başladı.
O akşam, Erol Bey gazetecilere şöyle dedi:
“Aynı şezlong, ama kadın yok artık. Olmaması gerekiyor. Çünkü en iyi Eda Taşpınar, hayal ettiğiniz Eda Taşpınar.”
Halkla ilişkiler müdürü, barın arkasında oturup defterine birkaç not aldı:
“Gerçeklik artık franchise sistemi gibi. Herkes kendi versiyonunu satıyor. En karlısı hiç olmayan.”
Erol Bey de gururla Twitter’a yazdı: “Eda Taşpınar bir poztur. Bir klasik. Bir açıyı yakaladığında, yeterince parlak bir yağı sürdüğünde, herkes Eda Taşpınar olabilir. Ya da hiç kimse.”
Tweet 50 bin beğeni aldı.
Eda, evinde, ekranın başında, kendi adını Google’layarak oturuyordu.
Arama sonuçlarında sadece boş bir şezlong çıkıyordu. Şezlong mu piyasaya sürsem, Eda şezlongları… diye mırıldandı kedisi boncuk’u severken.

Yorum bırakın