RÜYALAR SARAYI – İsmail Kadere

Nedir bu kadar derin dağıldığımız rüya?

RÜYALAR SARAYI – İsmail Kadere

Yağmurlu bir öğleden sonra otobüsümüz Arnavutluk’un virajlı yollarında Tiran’a doğru yol alıyor. Çok yeşil, güzel bir coğrafya, ama sis ve yağmur virajlı yollarda beni tedirgin etmiyor değil. Rehber yol boyu sığınaklara dikkatimizi çekiyor.

İkinci Dünya Savaşı’nda önderi olduğu Partizanlarla büyük bir mücadele verip Alman ve İtalyan askerlerini ülkesinden çıkaran Enver Hoca, Stalin ve Mao’nun görüşlerinden etkilenerek karma ve kendine has bir komünizm yaratmış. Tüm dini yapıları yıkmış, ülkeyi dış dünyaya kapatmış. Dış dünya fobisi bir süre sonra atom bombalarının atılacağı büyük savaş endişesine yol açmış ve Arnavutluk’un her yerine; plajlarda ve dağlarda, üzüm bağlarında ve meralarda, köylerde ve kasabalarda, mezarlıklarda, hatta Arnavutluk’un en iyi otelinin bakımlı çimlerinde bile bunkerları inşa etmiş. Arnavutluk’ta toplam 170 binin üstünde bunker var. Sık sık ve aniden önümüze çıkan bu bunkerları ilgiyle seyrederken hangi rüyanın bu sığınakları inşa ettirdiğini düşünüyorum.

Çantamda İsmail Kadare’nin “Rüyalar Sarayı” var. Şiirlerini sevdiğim bu yazarın romanını Arnavutluk’u görüp öyle okumayı arzuluyorum. Bunkerların kesin kitaplarda olduğunu düşünüyorum.

İsmail Kadare ve Enver Hoca’nın ilişkisi de çok ilginç:

“Yoldaş Enver sizinle görüşmek istiyor,” dedi telefonun öteki ucundaki ses.

1958 ya da 1959 yılıydı ve İsmail Kadare ne diyeceğini bilmiyordu. Komünist diktatör Enver Hoca niçin onunla konuşmak istemiş olabilirdi? O sıralar Moskova’daki Gorki Enstitüsü’nde öğrenim gören ve kariyerinin henüz başlarında olan yirmi iki yaşında bir öğrenciydi – aklına hemen Boris Pasternak geldi. Kısa bir süre önce Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Pasternak, Sovyet yönetiminin insafsız zulmüne maruz kalıyor, hatta Kadare zaman zaman onun için düzenlenen protestolara katılıyordu. Aklından geçirmeden edemedi – peki ya Hoca da ona aynı şeyi yaparsa? Endişelenmekte gayet haklıydı fakat sonradan Hoca’nın gazetede onun şiirlerinden birini gördüğü ve tebrik etmek için aradığı anlaşıldı. Bu sefer de Kadare’yi bambaşka bir endişe sardı. Nasıl karşılık vermeliydi? Gururlanmalı mı yoksa dehşete mi kapılmalı? Bir yazar olarak görevi diktatörlüğü eleştirmek miydi yoksa onunla işbirliği yapmak mı? Yoksa, yoksa bunlardan hiçbiri mi?

Bu soru, Kadare’nin edebiyat kariyerini her şeyden fazla meşgul etti.. Hayatı en başından en sonuna kadar Hoca’nın hayatıyla öylesine iç içeydi ki, birbirleri için sevgili, kardeş ya da düşman olmaları işten bile değildi.

Tiran’da hem Enver Hoca’nın hem de İsmail Kadare’nin izlerini aramayı beklerken gelen bir mesajla sarsılıyorum: İsmail Kadare ölmüş. Ben Arnavutluk yollarındayım ve İsmail Kadare ölmüş. Tiran’da tesadüfen bir kafede sevdiğim yazarla karşılaşmayı bile hayal edemeyeceğim artık.

Onca yağmurdan sonra güneşle giriyoruz Tiran’a ve ben aniden şehre âşık oluyorum. Tuhaf bir büyüsü var. Yemyeşil geniş bulvarlar, parklar, İtalyan tarzı eski binalar, şık kafeler, şık ve mutlu genç insanlar, sanat galerisine dönüştürülmüş bunkerler, modern, mimari olarak çok estetik yeni gökdelenler… Tüm bayraklar İsmail Kadare için yarıya inmiş, Enver Hoca’nın ise esamesi yok. Heykelleri kaldırılmış, anıt mezarı olarak mimar kızının tasarladığı cam piramit AVM’ye dönüştürülmüş. Enver Hoca döneminin izleri bir bir siliniyor, hatta o dönemi unutmak için onun zamanında yapılan binalar yıkılıp (oğlunun yaşadığı ev bile kamulaştırılıyordu), kent merkezine renkli binalar yapılıyor. Arnavutluk’un kaderinde hep bir dönemi silip yeniden başlamak var sanırım.

Eve döndükten sonra epey sürdü “Rüyalar Sarayı”na başlamam. Arnavutluk sanırım beni çok şaşırmıştı, ne bulacağımı bilmediğimden kitaba da uzun süre başlayamadım.

“Rüyalar Sarayı” (orijinal adı Arnavutça: “Pallati i ëndrrave”) zaman olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun geç döneminde geçiyor. Bu dönem, imparatorluğun çöküşe geçtiği, reform çabalarının yoğunlaştığı bir zaman. Arnavut asıllı önemli bir aile olan Köprülü ailesinin üyesi Mark Alem adlı bir genç, Rüyalar Sarayı olarak tanımlanan hayali bürokratik kurumda çalışmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminde, devletin geleceğini tahmin etmek ve olası saldırıları, komploları, sabotajları engellemeye çalışan bu kurumda, ülkenin en ücra köşelerinde yaşayan insanların bile gördükleri rüyalar toplanır, elenir, tasnif edilir ve yorumlanır.

Köprülü ailesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli vezir ailelerinden biridir. 17. yüzyılda imparatorluğun yeniden güçlenmesinde büyük rol oynamışlardır. Kadare, bu aileyi kullanarak Osmanlı tarihine gerçekçi bir boyut katmıştır. Arnavut kökenli Köprülü ailesi, Osmanlı siyasetindeki güç dinamiklerini temsil eder. Bu, romanın ana temalarından biri olan iktidar ve politika konularını işlemek için mükemmel bir araçtır. Ayrıca Kadare bu aileyi kullanarak Balkanlar ve Osmanlı arasındaki karmaşık ilişkileri de bir katman olarak romanına yerleştirir.

Yazar, metaforlar ve şiirsel ögelerle zenginleştirdiği kurgusunda Osmanlı İmparatorluğu’nu kullanarak aslında 20. yüzyıl Arnavutluk’undaki komünist rejimi eleştirir. “Rüya Sarayı”, totaliter bir devletin vatandaşlarını kontrol etme çabalarını temsil eder. Rüyaların yorumlanması ve kaydedilmesi, totaliter rejimlerin tarihi kendi çıkarları doğrultusunda nasıl manipüle ettiğini gösterir.

Bu roman bazı yönleriyle daha önce atölyede okuduğumuz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü bana çağrıştırdı.

Mark-Alem’in çalıştığı Rüyalar Sarayı ve Halit Ayarcı’nın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün benzerliği gerçekten ilgi çekici. Nasıl Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ülkedeki bütün saatlerin ayarlanması için devasa bir bürokrasi yaratılmış, aslında yapılan bir iş olmadığı gib,i yapılması düşünülenin yapılabilmesi de olası olmayan bir kurum tasarlanmışsa; Rüyalar Sarayı’nda da farklı farklı departmanlar, onlarca çalışan halkın gördüğü rüyalarla uğraşır. Bu rüyalar tüm ülkeden atlı arabalar süren görevlilerce toplanmakta, önce “doğru mu değil mi” diye incelenmekte, doğru bulunanlar sınıflandırılıp, bir üst aşamada analiz edilmektedir… Kimse neyi niçin yaptığını bilmez ama maaşlar düzenli yattığı müddetçe şikâyet de etmez, sorgulamaz, söyleneni yapmaya devam eder. Rüyalar Sarayı, ülkenin bütün kaynağını emen devasa bir canavara dönüşmüştür ve bu haliyle akla Enver Hoca’nın her yere koyduğu demir bunkerleri hatırlatır. Bu hiçbir işe yaramaz sığınaklar da Arnavutluk ekonomisinin dibine darı ekmiş, bugün dahi ne yolla kullanılacağına karar verilememiştir. O kadar ki, bunları kaldırmak bile ciddi bir maliyet doğurduğundan çoğu olduğu gibi atıl bırakılmıştır. Rüyalar Sarayı, bir kurum olarak Kadare’nin başka romanlarında da arada geçer. Bu da eserlerinde metinlerarası bir birliktelik olarak göze çarpar.

Mark Alem bir gün sarayın devasa koridorlarında kaybolduğunda bir siyah tabutun çıkarıldığını görür, rüyası suikast habercisi olduğu düşünülen bir fırıncı günlerce sorgulanmış ve sonunda ölmüştür. Sarayın  karanlık yönünü görmüş olmasına rağmen rüyaları tabir etmeye devam eden Mark Alem, hem kendinin hem de ailesinin sonunu hazırlamaktadır aslında. Burada da olaylara müdahale etmeyen entelektüeller eleştirilmektedir.

Yazara dünya çapında tanınırlık sağlayan romanı 1963’te yayımlanan “Ölü Ordunun Generali” olur. Bununla birlikte, ülkesindeki otoritelerce sert eleştirilere maruz kalmasına, yazdıklarının yasaklanmasına neden olan romanı ise “Rüyalar Sarayı”dır.

1976 ile 1981 yılları arasında yazılan “Rüyalar Sarayı”, ilk önce 1980’de novella olarak bir derlemenin içinde yayımlanır. Sonraki yıl genişletilerek tek başına bir kitap olarak basılan “Rüyalar Sarayı”, kısa sürede 20.000 kopya satılır.

Romanın bu başarısı üzerine devlet kontrolündeki Arnavut Yazarlar Birliği yönetiminin ve politbüronun başlattığı inceleme neticesinde kitap yasaklanır. Kadare’nin sonraki on yılı, sürekli yasaklanmalarla ve yazdıklarını yayımlatma çabalarıyla geçer.

Bu arada 11 Nisan 1985’te, Arnavutluk’u kırk yıldan fazla demir yumruk ile yöneten Enver Hoca yaşamını kaybeder. Yerine bıraktığı halefi Ramiz Alia da selefini aratmaz. Tüm bu didişme İsmail Kadare’nin 1990 yılında Fransa’ya iltica etmesi ile son bulur.

Tiran’da meydanda çok sevdiğim şiiri ile veda ettim Kadare’ye, Piramit’i de en kısa zamanda alıp okuyacağım dedim.

Özlem

Birkaç yağmur damlacığı cama düştü,

Ben de senin için özlem duydum.

İkimiz de aynı şehirde yaşıyoruz,

Ama nadiren, çok nadiren görüşüyoruz.

Bana da biraz tuhaf geldi,

Nasıl oldu bu sonbahar, bu sabah?

Leylekler uçmuyor bu karanlık gökyüzünde,

Ve arada gökkuşağı olmayan yağmurlar.

Ve Herakleitos’un eski bir sözü,

Bugün nasıl da aklıma geldi.

“Yaşayanlar beraberdir dünyada

Ölüler ise ayrı durur.”

Nedir bu kadar derin dağıldığımız rüya?

Hâlâ uyanamadığımız…

Birkaç yağmur damlacığı camın üzerine düşünce,

Aniden senin için özlem duydum

Yazan : Işın Güner Tuzcular

Yorum bırakın