Üsküdar İskelesi’nde arkadaşıyla buluşmak üzere çıktı evinden. Baharda gideriz diye sözleşmişlerdi. Nisan gelmişti, havalar ısınacak sanıyordu ama yanılmıştı; baharın yüzünü gösterdiği birkaç günün ardından gri bulutlar ve soğuk geri gelmişti.
Çocukken de bir yıl böyle geçmişti. Nisan’da çizme giymek tuhaf gelmişti o zaman. O yıl da bahardan dönme bir kış havası vardı. Serap’ın okula gelmediği günlerden biriydi. Okul çıkışında Zehra Teyze’nin kapısının önünde birikmiş ayakkabıları görünce kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı. Koşmuştu, Serap’a seslenmiş, içeriden yükselen ağlama sesleriyle ürkmüştü. İlk kez o gün, o kapının önünde, ölümü bu kadar yakından hissetmişti.
Ertesi gün bahçe kapısının önünde bir çift kadın ayakkabısını görüp sebebini annesine sorduğunda, eskilerden gelen bir gelenek olduğunu öğrenmişti: Ölümün o evden uzak olması için ayakkabılar dışarı bırakılırmış. Çocuk aklıyla kavrayamamıştı; ölüm böyle kolayca uzak tutulur muydu?
Şimdi düşündüğünde Zehra Teyze’nin o zamanlar ellili yaşlarında olduğunu fark ediyordu. Çocukken ona yaşlı görünüyordu oysa. Erken göç etmeseydi ne hikâyeleri olurdu. Hangi yaşta olursa olsun, her ölüm yakınına erken gelmez miydi?
Serap’la okuldan dönerken onların evine uğramadan geçmezdi. Zehra Teyze çoğu zaman onu da içeri alır, karnını doyururdu. Çay demler, yanında sıcak kek, bazen poğaça çıkarırdı. İçleri ısınır, masallar, fıkralar, atasözleri arasında keyifli saatler geçirirlerdi. Onlara sorular sorardı, “Sakla samanı gelir zamanı,” ne demek diye sorduğunda saman nasıl saklanır ki diye bakışıp gülmüşlerdi. Yemek yapmayı, yedirmeyi severdi Zehra Teyze. Bir kez olsun yüzünü asık görmemişti. Bir defasında Serap’la ipte dizili kuru bamyaları ayıklamışlardı birlikte. Etli bamya çorbasını ilk kez o evde içmişti; tadı hâlâ damağındaydı. Annesi hiç bamya yemeği pişirmezdi.
Güleç bir kadındı Zehra Teyze; kalbinin yumuşaklığı yüzündeydi. Başkalarının kalbini incitmemeye çalışırdı da, kendi kalbinde birikenleri kimse bilmezdi.
Daha kentsel dönüşümün lafı edilmezken, o eski bahçeli evlerde yaşadıkları yıllardı. Akşamları birbirlerine gidip gelmeler, tek kanallı televizyon dönemi. Yaz akşamlarında komşulardan birinin bahçesinde toplanıp sohbetler, şarkılar söylenirdi. Çocuklar köşede isim-şehir, nesi var oyunlarını oynardı. Kulaktan kulağa oynadıklarında, söylenen kelimenin ilk oyuncu ile son oyuncu arasında bambaşka hale dönüşmesi çok güldürürdü onları. Kahkahalardan yerlere yatmalarını hâlâ gülümseyerek hatırlıyordu.
Mahalledeki yazlık sinema, yaz gecelerinin vazgeçilmez eğlencesiydi. Ceplerinde çekirdek, ellerinde gazoz, topluca giderlerdi. Güzel zamanlardı. Şimdi o zamanları mumla arıyordu insan.
Yol boyunca bunları düşünerek iskeleye vardı. Üsküdar’dan vapurla Eminönü’ne geçtiler. Oradan tramvayla Artİstanbul’a vardıklarında, sergi salonunda ağırlık çöktü üzerine.

Ahmet Güneştekin’in eserleri başka bir dünyanın kapısını aralıyordu sanki. Renkler, desenler, devasa boyutlu yerleştirmeler… Bazı bölümlerde kaybolanların hatıralarına dair izler vardı. Ölümle yaşam, acıyla umut iç içe geçmişti. Zaman zaman bir tabloya, bir heykele uzun uzun baktılar. Kelimeler yetmiyordu hissettiklerine.
Ayakkabıların üst üste yığıldığı bölüme geldiklerinde, ikisi de durakladı.
Bir tepeyi andırıyordu yığılmış ayakkabılar. Uzaktan bakıldığında biçimsiz bir dağ gibiydi. Yaklaşınca her tür ayakkabının iç içe geçtiğini gördü; ama en çok da cızlavetler, yokluğun ve yoksulluğun simgesi olarak göze çarpıyordu.
Sanatçı bu bölüme “Hafıza Tepesi” adını vermişti. Hiçbir yorum yapmamıştı.. Belki de her ziyaretçi kendi hikâyesini bulsun diyeydi.
Maden facialarını, selleri, depremleri düşündü. Sahibini kaybetmiş ayakkabılar… Kaybolan hayatlar… Yarım kalan hayatların kalıntıları…
Protestocu gençlerin kaçarken ayaklarından çıkan, demirlere bağlanmış ayakkabılarının fotoğraf karesi geldi gözünün önüne.
Arkadaşı daha da kötü olmuştu. “O ayakkabılar…” diyerek yutkundu.

Macaristan’daki Tuna kıyısındaki ayakkabıları anlattı sonra; İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin soyulup, ayakkabıları çıkarılarak vurulduğu ve cesetlerinin nehre atıldığı o korkunç olayı… Ve sonrasında sahipsiz ayakkabıların karaborsada satılması hikâyesini…
Bugün, Budapeşte’de, Tuna kenarında zulme uğrayan insanların anısına 60 çift demir ayakkabı vardı. Utancın pas tutmuş heykelleri…
Ayakkabılar…
Nerede olursa olsun, hep yarım kalmış hayatların izlerini taşırken dilleri olsa kim bilir neler anlatırlardı?
Birçok acıları, vedaları, yarım kalan hikâyeleri sessizce taşıyordu bu ayakkabılar. Ve bazı hikâyeler, bir daha asla tamamlanamıyordu.
Özlem Gemici

Yorum bırakın