Kitabı ilk elime aldığımda aklıma birkaç ay önce arkadaşlarla Sultanahmet Meydanı’na yaptığımız gezideki görüntüler geldi. Yüzyıllardır çok farklı kültürleri konuk etmiş bu kentte yaşamanın karmaşık coşkusunu soluduğunuzu burada daha iyi anlayabiliyorsunuz. Meydandaki Roma–Bizans–Osmanlı eserlerinin yan yana bulunması, farklı mimarilerin bir aradalığı bir film setinde bulunduğunuz duygusunu uyandırmıyor.
Nasıl böyle olabiliyor derseniz; tepelerden oluşan bu şehirdeki meydan katmanlarının altına saklanmış hipodrom kalıntılarının üst tarafındaki taraçadan karşınıza çıkan denizi görmek, bir anlamda kocaman bir süitte bulunduğunuzu hissettiriyor. Bu görüntülerle birleştiğinde kitaba Bizans Süiti adının verilmiş olması anlam kazanıyor. İlahileri dinlediğinizde Bizans ve Osmanlı müziğinin ne kadar benzer olduklarını fark ediyorsunuz. Sanki aynı tonda bestelenmiş çalgı parçaları dizisi, yani süittirler. (George Bizet’nin L’Arlésienne — Alphonse Daudet’nin oyunu için yazılmış süit, 1872.)
Kitabın Amazon’daki kısa tanıtım metninde şöyle yazıyor:
“Rosie Pinhas-Delpuech, 1946’da İstanbul’da, baba tarafında bir dönem Almanca’nın, anne tarafında Yahudi İspanyolcası’nın baskın olduğu, daha çok Fransızca konuşulan bir ailede doğdu. Kitaptaki öyküler kimi zaman annesinin veya babasının yaşadığı gerçek bir olayı, kimi zaman masal kitaplarına geçmiş masalları, kimi zaman da Kutsal Kitap’ta yer alan efsaneleri anlatıyor.”
Yazarımız 1965’te on dokuz yaşında Fransa’ya gidinceye kadar yaşadığı İstanbul’da, üç farklı dil içinde büyüdüğü çocukluk dönemini anlattığı bu kitabı 1998’de Fransa’da yazmış, 2004 yılında da Türkiye’de YKY tarafından Aysel Bora çevirisiyle yayımlanmıştır. Okuma yazmayı öğrenmek üzere gittiği Nilüfer Hatun İlkokulu’nda öğrendiği Türkçeye “ana dilim” demeyi seçen yazar, bu anlatı-kitapta sevdiği dile duyduğu hayranlığı aynı zamanda bir filolog ve felsefeci olarak şiirsellikle örülmüş bir duyarlılıkla anlatıyor. On ayrı başlıktaki anlatılardan oluşan kitap sizi alıp 1960’ların Nişantaşı’nda, bir çocuğun gözünden çok dilli kültürlerin izinde bambaşka yolculuklara çıkarıyor.
Masallardan biri Küçük Deniz Kızı.
“Bir gün çınar yaprakları dökülmeye başladığında, köşe başındaki bakkalın vitrininde can simitlerinin ve plaj toplarının yerini defterler ve kitapları kaplamak için kırmızı kâğıtlar aldığında, tıpkı Andersen’in masallarındaki gibi, anneannesi ona büyüdüğünü, artık kapı dışarı adım atmasının ve okula gitmesinin vaktinin geldiğini söylediğinde, gene o boğazını yakan, alnına ateş düşüren ve başını kabuslarla dolduran soğuk algınlıklarından birine yakalanıyor. Çocuk, senfonilerdeki davulların seslerini bastırdığı akşam saatlerinde annesiyle babasının tıpkı Parmak Çocuk’unkiler gibi aralarında Almanca fısıldaştıklarını duyuyor ve korkuyor.” (s. 36)
Kitapta Türkçe dili üzerine yazdıklarından, 10 Kasım’daki anma töreninde yüksek sesle gülen çocuğun hoyratça kolundan tutulup azarlanarak sürüklendiği bölümden birkaç cümle alıntılamak istiyorum:
“Tıpkı Atatürk gibi mağrur ve asiller, tıpkı Nilüfer Hatun gibi nazlı ve yumuşaklar. Hem keskin hem nazlı olan Türk dili bu çiftin çocuğu. Sert ve yabancı.” (s. 45)
Çocukluğunda Nişantaşı’ndaki mahallede ilkokula giderken yürüdüğü yolda gördüklerinin zaman içinde farklı bir kisveye büründüğünü şu cümlelerle anlatıyor:
“İki kutbun her birinin kendi manyetik alanları arasında keyifli ve yepyeni duyguların filiz verdiği uzun bir yolculuk. Yolda henüz adı konmayan ama sabah yolunun dalgınlığında, yarı uykulu hâlinde etrafa konan ve şeylerle varlıklar arasında serserilik eden bakışta kendini gösteren özgürlük duygusu. Biri evdeki, diğeri okuldaki olmak üzere çifte dilbilgisinden beslenen ama yetişkinlerin bunları kullanma biçiminden kopuk olan çocuk, bu işaretler ormanında yalpalıyor ve onları kendi usulünce birbirine bağlıyor: bakışlarıyla sabah erken ışıkları yanan bir pencereden görünenleri alıyor içine; camın arkasında bir gölge, belki de rahat rahat sıcacık evinde kalarak çantalarıyla okula gidenleri seyreden hasta bir çocuğun başı; lastik çizmeler içinde çıplak ayaklarını sürüye sürüye giden ihtiyar bir kadın; her sabah bitler içinde bir çocuk güruhunun fışkırdığı bir bodrum katı.” (s. 52)
Mahalledeki Hristiyan ve Müslüman bayramlarında yapılan ziyaretler, yiyecek ikramları, çocukların tek tek kapıları çalıp büyüklerin bayramlarını kutlamaları da detaylı bir şekilde anlatılanlar arasında.
Yazımı bir alıntı daha yaparak sonlandırmak istiyorum:
“Dışarıdaki caddede taşkın kalabalıklar, askerî marşlar ve komutanların tam karşısındaki radyo evinden savaşçı bir sesle ilan edilen sokağa çıkma yasakları, Cumartesi Talimhane’den çıkarak resmî geçit yapan ordu, hangar gibi sınıflarda kabak kafalı yetmiş çocuğun balık istifi gibi üst üste yığıldığı, bilezik şangırtılarıyla kesilen tokat ve ağlama seslerini, kocaman kömür sobasının sıcaklığını ve kokusunu hâlâ duyduğu sevgili Nilüfer Hatun İlkokulu vardı. Dışarıda dişleri dökülmüş, sigara üstüne sigara tüttüren, çay içen, sıcak ve kısık sesli, kah güler yüzlü, kah bağırıp çağıran, cömert, besleyici Anadolu’nun bütün çocuklarını dolgun göğsüne sımsıkı basan kocaman bir büyükanne vardı. Ana-dolu, kucaklayan, tatlı sert anne-vatan, Türkiye; Türkçe ilk yabancı dil, ilk alfabe, öğrenilen ilk dil, bütün bir hayata damgasını vuran ilkokul.” (s. 76)
Kitabı okurken kendi ilkokul anılarım canlandı. Benim gibi doğduğu coğrafyada yaşamayı sürdüren ve kendi dili ile yazan biri için Rosie Pinhas’ın anlatısı son derece sıra dışı gözlem ve duyguları aktarıyor. Masalları, kutsal kitap efsanelerini, farklı kültür ve dillerin geleneklerini, yaşam biçimlerini son derece şiirsel bir anlatı ile İstanbul kent taraçası süiti manzarasında okumak heyecan verici.
Büyük bir ilgi ve beğeni ile okuduğum kitabın yazarına dair daha fazla bilgiye ulaşamadım. Bizans Süiti’nin nasıl olup da ikinci, üçüncü baskılarının yapılmadığını düşünüyor; bu harika anlatıya ulaşamayanların eksikliğini düşününce hüzünleniyorum.
Işık Demirtaş

Yorum bırakın