Kırmızı, şafak rengi gibi görünse de geceye ait bir renktir. Gündüz yalnızca ödünç alır onu.
Vitrinde altı kırmızı, topuklu ayakkabılar. Ayakları kesilmiş bir kızı düşündüm.
Okulda öğrendim, haım hanımcık sırada oturmayı. Bacaklarımı bitiştirmeyi. Sesimi inceltmeyi.
Öğretmenler kırmızı kalemle yazardı hatalarımı. Kırmızı, o zaman da suçtu.”Dikkat çekme.” “Abartma.” “Hanımefendi ol.”
Tahtanın önünde duran kadın öğretmen aynı cümleyi söylerdi hep, sanki kendisine de söylenmişti bir zamanlar: “Böyle olmaz.”
Böyle olmazdı gerçekten. Ama başka türlü de öğretilmedi.
Ruj sürdüm yıllar sonra. Umay Umay’ın sesi gibi çatlak, fazla, geceye yakın. Dudaklarım artık bir ağız değildi; bir itirazdı. Kapatılmak istenen.
Marilyn’in kırmızısı değildi bu. Ona bakmayı öğretmişlerdi. Bana susmayı.
Sokakta durdum. Durmak da öğrenilmemiş bir şeydi. Koş dediler. Dağıl dediler. Fotoğrafını çekelim, sonra geçsin dediler.
Gaz geldi. Bir disiplin biçimi gibi. Gözlerim yandı. Ama kırmızı derimin altına çekildi. Orada öğretmen yoktu. Orada zil çalmıyordu.
“” dediler. Kelimeyi bir ceza gibi savurdular. Not defterime yazdım. Kırmızı kalemle. Altını çizdim.
Babamın sesi, öğretmenin sesi, devletin sesi aynı yerden konuşuyordu: terbiye.
Ama kırmızı terbiye olmaz.
Bu bir yürüyüş değildi. Bu bir ders de değildi. Bu, kırmızının bedende kalma hâliydi.
Gece şimdi. Ayakkabılar hâlâ kapının önünde. Ruj silinmedi. Defter açık.
Kırmızı bekliyor.
Işın Güner Tuzcular

Yorum bırakın