GÖZYAŞLARI VE KIRMIZI ÇANTAM

Çok uzaklara geldim, artık geri dönmem diye düşünüyordum. Bir kız çocuğu ve bir kırmızı çanta tüm hayatımı alt üst etti. Oysa ben karar vermiştim artık hiç kimsenin beni tanımadığı bu şehirde yaşamaya. Son zamanlardaki meraklı bakışlar ve hep aynı sorularla karşılaşmak beni iyice bunaltıp yormuştu. Artık ne kadar rahattım, fırına giderken bile istersem sahile kadar iniyor, alabildiğince yürüyor, gördüğüm çiçekleri, ağaçları, daha önce hiç tanımadığım kuşları selamlıyor, istersem bir bankta oturup dinleniyor sonra devam ediyor, evimin çok uzağındaki fırından yeni çıkmış ekmeklerden alıp istediğim sokaktan geri dönüyordum. Bazen o kadar uzaklara gidiyordum ki otobüsle eve döndüğüm oluyordu. Ne güzeldi, adım başı birine hesap vermeden yürümek. İyi ki kaçmıştım her şeyden, özellikle de “Ne işin var bu sokakta hayrola, aman sen de ekmek yeme artık bak herkes bıraktı.” Bıkmıştım herkesin birbiriyle bu kadar ilgilenmesinden, birbirine öğüt vermesinden. Kitabımı alıp, kulağımda kulaklık müzik dinleyip yürür sonra çimenlerde uzanıp kitabımı okur saatler sonra evime dönerdim. Karnım ne zaman acıkırsa o zaman yer, hiçbir şeyin zarar, fayda dengesine dikkat etmiyordum artık. Sadece kendim için vardım. Hiç kimse beni ilgilendirmiyordu. Böylelikle iki buçuk sene geçti. Sadece doğayı dinliyor onunla aynı ritimde yaşıyordum. Ta ki bir gün bankta yanıma o küçük kız çocuğunun gelip elinde bebeği, simsiyah saçları, zeytin tanesi gözleriyle beni esir alana kadar, minicik elleriyle bebeğini sımsıkı tutuyor. Pes pembe dudaklarından dökülen “meyeba” sözcüğüyle gerçekten irkildim. Gülümseyerek o anlamlı gözleriyle karşılaşır karşılaşmaz tebessüm ederek büyülendim.

Kimseyle uzun zamandır ilgilenmeyen ben arka arkaya “Ne tatlı şeysin sen?”, “Adın ne?”, “Annen nerede?” devamlı soruyor kendimi durduramıyordum. Derken bebeğini uzatıp “Bu da dondurma istiyor ama vişneli” der demez anladım ki az önce vişneli dondurma yemiş dudakları ondan pes pembeydi. Şimdi yeniden yemek istiyor, bebeğini bahane ediyordu. Tam yarım yamalak adını söyledi ki “Meyra” gibi anladım. Annesi olamayacak kadar ileri yaşta bir hanım nefes nefese ter içinde “Hümeyra, ayy beni öldüreceksin ne ara geldin buraya?” diye söylenerek geldi. Küçük kıza merakımdan bir de bu hanımla konuşmaya başladım. Ben başlamasam zaten “Ayy kızım sorma emanete bakmak ne zormuş hele bu yaştan sonra, bana soran nerede? Önce kocayı boşadı, ‘Dünya görüşümüz çok farklı’ demek ne demek ben anlamadım.” Daha sonra “Benim biraz para kazanmam lazım, sen Hümeyra ile ilgilen ben sonra gelip alırım” dedi. Gideli aylar oldu, iki kere telefon açtı o da kapatırken sordu “Hümeyra seni üzüyor mu?” Şimdilik henüz iş bulamadım. Ama halledeceğim yakında, sana da o zaman biraz para gönderirim.

Kızım, ben bunun annesini ne zorluklarla büyüttüm, şimdi dinlenme zamanım. Hastayım ama bırakacak kimsem yok. Bir yandan da korkuyorum bana bir şey olsa bu çocuk ne olacak. Hep bir şeylerle oyalanmak istiyor şimdiki çocuklar, bu parka getirince çok seviniyor ama arada kaçırınca böyle beni koşturup duruyor.

Geçen gün bebek diye tutturdu bir çocukta görmüş, gene bu parkta eve gidince bütün gece ağladı. Anlamıyor ki, bir emekli maaşım o da babadan kalma, o da olmasa halimiz ne olurdu bilmiyorum. Bir kırmızı çanta tutturdu, almadan susturamadım kitaplarımı koyacağım içine diyor. Kitaplarım dediği de iki tanecik masal kitabı. Hep bana “Kitap al annuş bana, kitap isterim” diyor ama nereden alayım kitapların en ucuzu yüz lira, maaş gününü bekle desem de çok küçük hep bankanın önünden geçerken hadi para al gidelim kitapçıya deyip duruyor. Birdenbire başka bir dünya vardı önümde hemen söz istedim yarın burada ol sana kitap getireceğim diye. Anneannesi aman olmaz, istemesin, yokluğu öğrenecek zaten yok, ne kadar erken öğrense o kadar iyi dese de. Algım bambaşka olmuştu. Lütfen yarın bu saatte sizi burada bekliyorum deyip, ayrılır ayrılmaz soluğu kitapçıda aldım. Kendimi tutamıyor okul öncesi kitapların birini bırakıp diğerini kucaklıyordum, sonra iki tanesinde karar kıldım. Ertesi günü iple çektim, gittiğimde parkta bir iki çocuk dışında kimsecikler yoktu. Her yana bakınıyor dört gözle bekliyordum. Biraz da sabırsızlığım artmıştı derken uzaktan kırmızı çantalı Hümeyra göründü hem koşuyor hem kitap çantasını yanında adeta sürütüyordu, boyundan büyük çanta ile. Anneanne gene arkada nefes nefese beni görür görmez önce kitaplara atladı sevinçten çığlıklar atıyor resimlerle konuşuyor tek tek sayfaları açıyor derken, bir sayfada takıldı. Uzun saçlı bir kıza anne diye parmağını koyup önce uzun uzun baktı sonra avaz avaz ağlamaya başladı annemmm çığlıkları atıyor hiçbir şekilde susmuyordu. Nasıl böyle bir kötülük yapmıştım bilmeden. Hemen diğer hikâye kitabının komik resimlerini açıp gösterdim. Ama susturmak imkânsızdı, neden ayarını bozmuştum çocuğun o iki kitabı bir kırmızı çantasıyla mutluydu. Yıllar önceyi hatırladım. Okulda ilk çantam kırmızıydı ve çantamı çok seviyordum. Kısa sürede kilidi bozulunca kimseye söylememiştim. Geri verirler diye yıllarca parmağımı bastırıp kıpkırmızı parmakla okula gidip gelmiştim. Belki de benim de ayarım bozulacaktı ondan değişiklik istemedim çocuk aklımca. Kırmızı çantam, eski evim, tüm tanıdıklarım hepsi bir bir hayalimden geçiyor, içimdeki bilmeden birikmiş özlemin gittikçe arttığını fark ettim. Karar verdim ilk fırsatta geri dönecektim. Belki de beni de özleyip avaz avaz ağlayan birileri vardı arkamda, hiç böyle düşünmemiştim ki. Bencilce bir karardı benimki. Bir çocuk ve bir kırmızı çanta bana hayatımı sorgulattı yeniden.

Serap Alsırt


Yorum bırakın