demiryolu hikâyecileri: bir rüyaoğuz atay’ın sonbaharı üzerine
Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasını, yazdığı son cümleye atıfla “Ben Buradayım” adıyla kitaplaştıran Yıldız Ecevit’e göre Atay, kurmaca metinlerinin tümünü sadece iç dünyasından değil, somut yaşamından da parçacıklarla dokur. Onun metinleri, otobiyografi ile kurmacanın dansıdır.
Yazarın beyin tümörü tedavisi gördüğü günlerde günlüğüne yazdığı şu cümleler:
“Kafamda gelip giden şeyler kayboluyor. Bunlar ancak uzun süreli bir yazma durumu içinde değerlendirilebilir.”
Bu sözler, yaşama veda etmeden önce kaleme aldığı “Demiryolu Hikâyecileri: Bir Rüya” öyküsünün içine sızmayı bekleyen bir eda ile durur karşımızda.
İTÜ yıllığında isminin altında parantez içinde “Demiryol” yazılı olması da hikâyenin adına dair çağrışımlara kapı aralar.
Yaşamın kıyısında, ölüme bir adım kala Atay şöyle yazar:
“Düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım. Biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. Geleceğini kaybetmek yaşanan zamanı da boşlaştırıyor.”
Bu halet-i ruhiye ile yazdığı “Demiryolu Hikâyecileri: Bir Rüya”, bir yalnızlık ve ümitsizlik öyküsüdür.
Selim İleri’ye göre ise hikâyenin de yer aldığı Korkuyu Beklerken, başlı başına bir intihar kitabıdır.
istasyondaki hikâye satıcıları
Öykü, Atay’ın ölümünden sonra ilk kez Türk Dili Dergisi’nde,
“Demiryolu Öykücüleri: Bir Düş” adıyla yayımlanır.
Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, gerçeklik duygusunun dışında kalan bir atmosferde, bir tren istasyonunda yaşayan üç seyyar hikâye satıcısının gündelik yaşamı anlatılır.
Rüyaların anlatı diline uygun sıra dışı yaşantılar, gerçek hayatın alışılmış kişilerine pek benzemeyen karakterlerle örülü bir hikâyedir bu.
Masalsı atmosferin içinde, “ben” dilinin samimiyetiyle ilerler.
“İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı.
Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın.”
Gündüzleri istasyonu sucuk ekmek satıcılarına bırakır, hikâyelerini ise gece yarısı geçen ekspres trenin yolcularına satarlar.
İstasyon şefi, hikâyede iktidar figürü olarak belirir. İlk bölümde çatışmanın sinyalleri verilir.
“İstasyon şefi ‘memur hikâyeciler’ diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu.
Hayır, biz memur konumu içinde düşünülemezdik.
Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı.‘Siz esnaf hikâyecilersiniz’ diyordu istasyon şefi.
Oysa ben memur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum.
Biz sanatçıydık.”
Atay, yazarlar özelinde toplumun sanatsal üretimde bulunan kesimlerinin karşı karşıya kaldığı sorunları düşsel atmosfer içinde, kurmacaya yaslanarak ete kemiğe büründürür.
Sucuk ekmek satıcılarıyla birbirlerini iterek yolculara mallarını beğendirmeye çalışan hikâye satıcılarının “ayrıcalıklı bir durumda” olmadığını vurgular.
Bu durum, kitaplarını satmak için pazarlama dünyasında debelenen yazarları düşündürür.
Eleştirmenlere de ince bir gönderme vardır:
“Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?”
diyerek bayat hikâyelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı.
hikâyenin kararan atmosferi
Oysa yaşadıkları istasyon, ülkede taze hikâye satılan tek istasyondur.
Rüşvet bile buraya kadar uzanır. Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek yolcuları istasyonda uyandırmalarını sağlarlar.
Bazı yolcular acıklı durumlarını bildikleri için pasta, kurabiye verir; ayrancı satamadığı ayranını bırakır.
Hikâye satıcıları böylece hem zenginlerin hem fakirlerin acıdığı bir yerde konumlandırılır.
Zengin müşteriler hikâyeleri elden düşme satar.
Sucuk ekmekçi ince kâğıttan olduğu için sayfalarla sigara sarar.
Anlatıcı, hikâyelerini yüksek sesle, teatral bir biçimde okur. Ama yine de ulaşamaz onlara.
Yazarların yaşadığı yabancılaşma ve iletişimsizlik şu satırlarda hicvedilir:
“Sucuk ekmekçiyle elmacı daha ilk satırda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında.
Hikâyenin sonuna doğru da uyanırlardı.Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni.
Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikâyeler de yazmıştım.
Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.”
yalnızlığa doğru
Hikâyenin düşsel atmosferi içinde seyyar hikâye satıcıları hem bedensel hem ruhsal bir çöküşe sürüklenir.
Anlatıcının genç kadınla kurduğu ilişki ortama belli belirsiz bir ışık düşürür.
Ama bu ışık da kısa sürede söner.
Genç Yahudi hastalıktan ölür.
Genç kadın istasyonu terk eder.
Anlatıcı yazarın zihni bulanır.
Bu noktadan sonra anlatıcının sesinin yerine Oğuz Atay’ın sesi daha yoğun duyulur.
Öykünün son bölümünde aydın–cahil ikiliği ve sanat üzerindeki iktidar baskısı yerini Atay’ın asıl meselesine bırakır:
yazmak ve okura ulaşamamak.
“O günlerde kafam daha da karışıktı.
Bu uzun hikâyelerim nedense hiç satmıyordu.
Hikâyelerin de açık seçik olduğu söylenemezdi…”
Kundura tamircisi ve istasyon şefi de istasyondan ayrılır.
Yaratılan düşsel karakterler birer birer sahneden çekilir.
Ve Atay, tren istasyonunda tüm yalnızlığıyla kalır.
Günlüğünde yazdığı şu sözlerin yankısıyla:
“Neden yazdıklarımı anlamıyorlar?
Neden çevrede kimse yok?
Belki de anlaşılacak, önemsenilecek bir şey yazmadım.
Sadece yazı hayatı denilen çamura bulaştım o kadar.”
sonbahar
Öykünün mevsimi sonbahardır.
Atay, bu öyküyle birlikte kendi sonbaharını da bitirir.
“Ben buradayım sevgili okuyucum,
sen neredesin acaba?”
Bu soru havada asılı kalır.
Soğuk bir kış gününde hayata gözlerini yumarken, yıllar sonra bu sorunun karşılığını bulacağını tahmin edemezdi.
Bir gün “Buradayız” diyen hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşacağını…
Yalnız ve melankolik ruhunun sindiği satırların milyonlarca kalbe dokunacağını da.
Sema Kahraman Vurucu
:

Yorum bırakın