Aynaya baktığında yüzündeki o iz yoktu. Yıllarca seninle yaşayan iz ne zaman nasıl ve yok olmuştu? Burnunun hangi yanında olduğunu bile unutmuşsun.
Annenle babanın öğretmen olarak atandıkları Safraköy’de oturduğunuz, yetmişli yıllar, daha ilkokula başlamamıştın. Bazı günler, annenin diktiği beyaz yakalı siyah önlükle onun sınıfına misafir olarak giderdin. Bir gün beden eğitimi dersinde annenin öğrencileriyle bahçeye çıkmıştınız. Okulunun bahçesi adeta küçük koru gibiydi. Köşe Kapmaca oyunu oynarlardı genellikle, birbirine yakın ağaçlar arasında herkes bir ağaca sarılır, arkadaşı ile ağaç değiştirirken ortadaki ebe de ağaç kapmaya çalışırdı. Yine öyle bir oyun esnasında sen koşup ağaca nasıl sarılmışsan, ağacın kabuk şekli olduğu gibi yüzüne çıkmıştı. Aylarca hatta yıllarca kalmıştı yüzünde o iz. Babanın sınıfına giderdin bazen de. O da, havanın güzel olduğu günler bahçede ders anlatırdı öğrencilerine. Açık havada resim dersi için çıktıklarında sen de kendine göre bir şey çizerdin.
Öğretmen çocuğu olmanın hem avantajları hem de dezavantajları vardı. İlkokulda ilk üç seneyi babanın ve annenin sınıfında okumuştun, okul içinde anne baba demen yasaktı, öğretmenim derdin. Yüksek not alacakken annen notunu kırardı. Öğretmenler odasında da giremezdin. Bunlar senin için dezavantajken bazı arkadaşların da sana torpilli diye lakap takmışlardı. İsmini hatırlamadığın iri bir çocuk vardı. Sınav öncelerinde senden soruları getirmeni isterdi, senin soruları bilmediğine inanmaz gıcık olurdu. Birinci sınıfta okula aşı yapacak sağlık görevlileri geldiğinde korkup eve gitmiştin de baban okul görevlisiyle seni evden aldırıp ağlayarak aşı olmuştun.
Safraköy’den bir tek Bakırköy’e ulaşım vardı o yıllar da. Alışveriş için Bakırköy aktarmalı Beyazıt’a gittiğiniz o gün, hani sana çizme alınacaktı. Nasıl heyecanlıydın. Kapalıçarşı’ya girmek üzereydiniz ki patlama sesiyle ilk dükkânın içinde buldunuz kendinizi. Herkes can havliyle kaçışıyordu, ne olduğunu anlayamadın. Kapalıçarşı ana baba günü oluverdi bir anda. Polisler, askerler, panikle kaçan insanlar. Kargaşada elinden tuttuğun kişinin annen olmadığını fark ettiğin o an, o korku. Panikle sağa sola koşuşurken birden babanın her zaman alışveriş yaptığı kuruyemişçi dükkânını görüp sığınman. Dükkân sahibi amca polislere haber verince Kapalıçarşı’da megafonla duyurular yapılmış ve ailene kavuşmuştun. O günden sonra kırmızı bağcıklı çizmeleri ne zaman giysen ağlardın, annen o günü hatırladığını anlayıp başka birisine vermişti çizmelerini.
Güzel anıların da vardı elbet. Her yıl şenlikler yapılır, taklar kurulurdu şimdinin Sefaköy’ünde. Uzun tahta bacaklı adam geçerken balkondan merakla izlerdin, cambazmış adı, bir seferinde sana eliyle şeker uzatmıştı. “Amca senin boyun nasıl bu kadar uzun?” Diye sormuştun da sadece gülmüştü. Arnavut Kaldırımlı sokakta etrafında çocuklarla salınarak yürürken nasıl da düşmüyor diye şaşardın. Pamuk şekercisi, dondurmacısı, kalaycısı, bohçacısı eksik olmazdı sokaklarda. Bir de baloncu gelirdi şenlik zamanı. Balkondan seslenirdiniz heyecanla, baloncu iplerini gevşetince rengârenk balonların hepsi balkonun içinde oluverirdi. Ne sevinçti sizin için. Annen, seçtiğiniz balonun ipini kesip kardeşinin ya da senin bileğine bağlardı. Evin içinde de bileğinize bağlı dolaşırdınız balonla. Bırakınca tavana nasıl yapışıyor anlayamazdın küçükken. Büyüyünce öğrenecektin, uçması için helyum gazı ile doldurulduğunu ve patladığında zararlı olduğunu. Sokak yoğurtçuları da vardı hatırlar mısın, elindeki çanı çalarak duyururdu geçtiğini. Annen kendi yoğurt yapamadığında alırdı ondan.
Evinizden Yeşilköy’deki Havaalanı pisti görünürdü uzak da olsa. Uçakların kalkış inişlerini izlerdin camdan. Babana hep derdin beni Havaalanı’na götürsene diye. Okulların yarım gün olduğu bir gün, baban sürpriz yapıp eve erken gelmişti. Atatürk Havalimanı’na gideceğinizi söylemişti. Tabii önce minibüsle Bakırköy’e gittiniz. Yeşilköy’e gitmek için Bakırköy tren istasyonuna vardığınızda bir çocuk ağlıyordu. Baban çocuğa yaklaşıp adını sordu ama çocuk Türkçe bilmiyordu. Nece konuşuyor diye sordun babana. Arnavut arkadaşı olduğu için hemen anlamıştı çocuğun Arnavutça konuştuğunu. Önceleri Balkan göçmenleri çok otururmuş sizin semtinizde. Trene binince yol boyu bir yandan dışarı seyrederken bir yandan da babanın Safraköy hakkında anlattıklarını dinlemiştin, Bir rivayete göre padişah ve erkânının avlanmaya gittikleri ve sofralar kurularak ziyafet verdikleri yer olduğu için Sofraköy denilirmiş. “Cumhuriyet döneminde resmi kayıtlara geçirilirken Sofra yazılacağına bir harf hatası yüzünden Safra oluvermiş” dedi baban. Zaman içinde başa gelen yöneticilerin isteği ile de Sefaköy olmuş.
Sefaköy’den, Anadolu Yakası’na taşındığınızda ilkokul 5.Sınıftaydın, arkadaşlarından ayrıldığın için çok ağlamıştın. Annenin ve babanın tayinleri çıkmıştı bu tarafa. Bir yıl boyunca suçladın onları, hiç değilse ilkokulu orada bitirseydim, arkadaşlarımdan ayırmasaydınız derdin. O zamanlar ilkokul beş yılda biterdi. Öğretmen atamalarının, annenlerin isteğine göre olamayacağını bilemezdin çocuk aklınla. Yıllarca oraları özledin, rüyalarında okulun merdivenlerinde koşturdun. Neyse ki bir arkadaşınla irtibatı kesmemiştin, arada telefonla konuşurdunuz. Son telefon konuşmanızda, grup kurduklarını, ara sıra toplandıklarını söyledi. Bu sefer seni de davet edince pek istekli değildin. Çok yıllar geçmiş, çoğu torun torbaya karışmıştır, ne konuşacağız ki dedin. Sonra babanın da yıllardır görmediği Sefaköy’e gitmek istediğini hatırladın. Değişmiş midir? Arkadaşlar yaşıyor mudur? Diye sormuştu da pandemi yüzünden götürememiştin babanı. Vefat edince içine dert olmuştu. Çocukluk arkadaşlarınla buluşma vesilesi ile babanı yâd etmek için arkadaşını arayıp yaptıkları rezervasyona seni de ekmelerini söylemiştin.
Çocukluğunun Safraköy’ü, bugünün Sefaköyü’ndesin işte. Eski mahalleni ve okulunu görme heyecanı sarmalamıştı seni. Buluşma saatinden önce gittin. Senin zamanında okulu olmayan Safraköy, ne çok gelişmiş. Yolun üzerindeki yeni yapılmış kütüphaneyi merak edip girdin dönen kapısından. Birden fazla salonu vardı. Safraköy’ün tarihçesi ile ilgili kitap bulurum düşüncesiyle gözün raflarda dolaşırken “Bir Edebiyat Durağı Küçükçekmece” yazan kitabı aldın eline. Küçükçekmece ile bağlantısı olan şair ve yazarların anıları üzerine Gülsüm Cengiz adlı yazarın derlemesiymiş. Oturup, sayfaları karıştırırken Mehmet Akif Ersoy’dan, Yaşar Kemal’e, Orhan Kemal’den, Eray Canberk’e ve diğer birçok edebiyatçının adı vardı. Özellikle Eray Canberk ilişti gözüne. Sefaköy’de senin okuduğun ilkokulda öğretmenlik yaptığını, annen ve babanla aynı dönemde çalıştıklarını okuduğunda şaşkınlık içinde kaldın. O dönemde daha okul yokken, barakaların kurulması yetişmeyince aynı mahallede boş bir dükkân kiralanmış. Ve bir yıl, dükkândan bozma sınıfta eğitim verdiği için kitapta “Dersliği olmayan okulun şair öğretmeni” diye anılmış Canberk.
Dersliği olmayan Öğretmen deyince baraka da okuduğun günler canlandı gözünde. Birinci sınıfa başladığında okul binasının inşaatı henüz bitmediği için eğitim yapılan baraka, temeli olmayan tenekeden yapılmış tünel şeklindeydi. Boyu tren vagonu gibi uzunca, önden ve arka taraftan girişi vardı barakanın. İki sınıf aynı anda eğitim görsün diye içinde paravanla ayrılmıştı. Baharda teneke ısınınca içerisi çok sıcak olur, güneşin yansımasıyla içeriyi teneke kokusu sarardı. Küçücük camlarından hava almaya çalışırdınız. Kışın soba ile ısınırdınız, hepiniz sıra ile her gün odun taşırdınız, öğretmeniniz sobayı yakardı. Arkadaşlarınla kucaklarınızda odun taşırken takılıp düşmüştün de kolun kırılıp alçıya alınmıştı. Yıllar sonra, Canberk’in eşi senin Lise de öğretmenin ve oğulları da annenin öğrencisi olması da nasıl tesadüf diye düşünmeden edemedin.
Kütüphaneden çıkıp mahallene doğru yol aldığında oturduğunuz apartmanı çok aradın. Maalesef o apartman ve yanındakilerin lüks otel yapılmış, bakkal Ali amca yok, fırıncı Nazım amca da bu dünyadan göçeli çok olmuş. Çok sayıda giyim mağazası açılmış, kafeler, hazır yemek dükkânları yolun iki tarafında sıralanmışlar. Son yılların olmazsa olmazı, X adlı Alış Veriş Merkezi de dikilmiş. Yeşillik namına bir şey kalmamış. İstanbul’un her semtinde yaptıkları gibi deprem toplanma alanlarına ve asırlık ağaçların yerine, binaları kondurmuşlar. Kasaba görüntüsü yok olmuş, Neyse ki en son oturduğunuz apartmanı elinle koymuş gibi buldun. Üç katlı üç tarafı balkonla çevrili apartmanın karşısında durup fotoğraf çekerken birileri bir şey derse diye tedirgindin. Çocukluğun, balkonda üç tekerlekli bisiklete binmelerin hepsi film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
Okul sokağına yaklaştıkça kalbin kulaklarında atıyordu sanki. Küçüklüğündeki sokak ve caddeleri tanımakta zorlandın. Hele okul bahçesine girince yürümeye gücün kalmadı, banka oturuverdin. Coşku ile yapılan bayram kutlamalarında elinde mikrofonla sıranın üzerine çıkıp şiir okuduğun günler canlandı hafızanda. Kimi bayram da izciydin, kiminde çeşitli rontlar da oynamıştın.
Okulun bahçesinde, nemli gözlerle köşe kapmaca oynadığınız ağaçları aradın. Küçük korudan eser yoktu, sadece üç beş ağaç vardı. Tek katlı küçük bir okuldu bıraktığında, şimdi 4 katlı daha da büyük bina yapılmış ve ortaokul ve alt katı da anaokulu olmuş. Okulun isminin önünde fotoğrafta çektirmeyi ihmal etmedin. Ergenlik döneminde aynalarla aranı bozan o iz nasıl olduysa Sefaköy’e gideceğin o gün görünmez oluvermişti. Yoksa sen mi görmek istememiştin.
Özlem Gemici
İstanbullu Öyküler kitabında yayımlanmıştır.

Yorum bırakın