Sevgi Yetmeyince: Oğuz Atay, Mustafa İnan ve Yazılamamış Daha Büyük Roman
Bazı kitaplar biter ama okurun içindeki sorular bitmez.
Sayfalar kapanır, ama insanın aklında aynı soru kalır:
Bu kitap bende neden tam yerini bulmadı?
Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı bende tam olarak böyle bir duygu bıraktı. Bu duygu, edebi açıdan iyi olmayan bir kitapla karşılaşmanın verdiği net hayal kırıklığı değildi. Daha zor bir şeydi. Çünkü kitap yetersiz değildi; hatta yer yer düşündüren, tarih açan, kültürel katmanlar taşıyan, ciddi bir zihinsel emeğin ürünü olan bir metindi. Ama bütün bunlara rağmen, kitabı bitirdiğimde içimde kalan şey bir tamamlanmışlık değil, bir eksiklik oldu. O eksiklik tam olarak şuydu:
Oğuz Atay okudum ama Oğuz Atay’a çarpılmadım.
Belki de bu yüzden hayal kırıklığı bu kadar belirgin. Ben Oğuz Atay’ın Tutunamayan’larını 18 yaşımda okumuş çok etkilenmiştim, tüm kitaplarını da okudum daha sonra. Yıllar önce okuduğunda etkilenmiştin şimdi belki o kadar da büyülü bulmuyorsun yazarı diyebilirsiniz ama daha bir kaç ay önce Öykü Cİnlerinde Beyaz Mantolu Adamı konuştuk, öyküyü yeniden üç dört kere okudum ve daha da hayran kaldım yazara. Bende, Oğuz Atay denince insanın zihninde sadece “iyi bir yazar” değil, aynı zamanda insan ruhunun arızalarına, kırılmalarına, gülünçlüklerine, yalnızlıklarına, sakatlıklarına yaklaşabilen çok özel bir yazarlık biçimi beliriyor. Tutunamayanlar’ı, Tehlikeli Oyunlar’ı, Korkuyu Beklerken’i yazmış bir yazardan, insanı başarılarıyla değil çatlaklarıyla anlatmasını bekliyorym. İnsan dediğiniz şey biraz da eksik, biraz da komik, biraz da yara almış bir varlık çünkü. Oğuz Atay’ın büyüsü tam burada başlıyor: kahraman üretmemesi, insanı putlaştırmaması, insanı bir fikir ya da ahlak nesnesine çevirmemesi.
İşte Bir Bilim Adamının Romanı tam burada bende tökezledi.
Çünkü kitap boyunca Mustafa İnan’ı tanıdım, saygı duydum, hatta yer yer gerçekten etkilendim; ama onunla tam anlamıyla karşılaşamadım. O, çoğu zaman bana bir insan gibi değil, iyi niyetle parlatılmış bir örnek figür gibi geldi. Çalışkanlığı, zekâsı, dürüstlüğü, insafı, kültürel birikimi, bilim ahlakı, öğrencileriyle ilişkisi, topluma faydası… bütün bunlar o kadar özenle yerleştirilmiş ki, bir noktadan sonra metin bana insanın içini değil, bir değerler manzumesini anlatıyor gibi gelmeye başladı. Edebiyatın alanı ile terbiyeli hayranlığın alanı arasındaki sınır da tam burada belirdi.
Bunu yazarken haksızlık etmek istemem. Çünkü bence Oğuz Atay, Mustafa İnan’ı gerçekten severek yazmış. Hatta kitabın en güçlü ve aynı zamanda en problemli tarafı bu: Bu metin, bir sipariş iş olmanın ötesinde, belli ki bir sevgi ve borç duygusuyla yazılmış. Atay, yalnızca hocasını anlatmak istemiyor; onun unutulmamasını, anlaşılmasını, örnek alınmasını da istiyor. Bir bakıma onu yalnızca bir insan olarak değil, bir ilah olarak sunuyor. “Gerçek bilim insanı” denen şeyin ne olabileceğini göstermek istiyor. Çünkü sözde bilim adamlarıyla, gösterişle, vasatlıkla, kazanım hesaplarıyla dolu bir ülkede Mustafa İnan’ın temsil ettiği şey çok daha nadir, çok daha temiz, çok daha değerli görünüyor.
Bunun metne samimiyet kattığı doğru. Ama aynı samimiyet, romanı yer yer fazla dikkatli, fazla kontrollü ve fazla korumacı da yapıyor. Mustafa İnan sevgiyle büyütülüyor; ama tam da bu yüzden bazen dokunulmazlaşıyor. Oysa bir roman kişisinin yaşaması için biraz da dağılması, biraz da karanlık alması, biraz da sessizliklerinde yankı bırakması gerekir. Bana kalırsa Atay burada sevdiği insanı biraz fazla koruyor. Ve bu koruma, metnin damarlarını zaman zaman kapatıyor.
Belki de benim asıl hayal kırıklığım tam burada yoğunlaşıyor:
Ben bu kitapta bir bilim insanının başarı hikâyesini değil, o başarıyı taşıyan ruhun iç gürültüsünü aradım.
Bulamadım.
Mustafa İnan hakkında çok şey öğreniyoruz ama onun içinde nelerin çöktüğünü, nelerin susup kaldığını, nelerin görünmeden onu kurduğunu çok az hissediyoruz. Oğuz Atay’dan beklediğim şey, tam da bu görünmeyen alanları açmasıydı. Çünkü Atay’ın asıl büyük yazarlığı, insanların görünür meziyetlerinden çok, görünmez yaralarına bakabilmesinde. Oysa burada çoğu zaman meziyetler öne çıkıyor, yaralar ise kenarda kalıyor.
Bu yüzden kitap kulübünde yaşadığım deneyim de çok açıklayıcı oldu. Çoğunluk kitabı övdü. Ama aslında övdükleri şey kitap değil, Mustafa İnan’dı. Kimse cümlelerden, yapıdan, anlatıdan, boşluklardan, estetik tercihlerden söz etmedi. Toplantı boyunca neredeyse herkes onun ne kadar büyük, ne kadar düzgün, ne kadar ahlaklı, ne kadar “bizde artık kalmamış” bir insan olduğuna odaklandı. Yani masada roman değil, figür konuşuldu. Bir bakıma metin, kendi edebiyatını geri çekip okuru doğrudan hayranlık alanına bırakmış gibiydi. Bu da benim hissettiğim eksikliği doğruladı.
Çünkü etkileyici bir insanı anlatmakla, etkileyici bir edebî metin kurmak aynı şey değil. Bir kitap, anlattığı kişinin değeri sayesinde çok sevilebilir. Ama bu onu otomatik olarak büyük roman yapmaz. Bir Bilim Adamının Romanı tam da bu sınırda duruyor. Bence Mustafa İnan figürü, kitabın önüne geçiyor. Hatta belki kitabı sevdiren şey de bu. O kadar ki, edebiyat konuşulmadan toplantı bitiyor.
Oysa bu kitap, yalnızca biyografik değil; çok ciddi biçimde sosyolojik, kültürel ve hatta psikanalitik bir okuma talep edebilecek malzemeler taşıyor. Belki de beni en çok düşündüren şeylerden biri bu oldu: Kitap aslında düşündüğümüzden çok daha fazla kapı açıyor ama bu kapıların çoğunu tam aralamıyor.
Örneğin Mustafa İnan’ı sadece “iyi bir akademisyen” olarak okumak çok eksik. O, aynı zamanda Cumhuriyet’in modernleşme hamlesi içinden çıkan özel bir figür: taşradan merkeze gelen, yoksulluğu aşan, çalışarak yükselen, bilimi ahlaki bir sorumluluk olarak taşıyan, topluma karşı görev hisseden, kültürlü, disiplinli, ölçülü, örnek erkek-akademisyen. Bu figür, yalnızca kişisel değil; aynı zamanda ideolojik bir figür. Türkiye’nin “nasıl bir aydın” görmek istediğine dair çok şey söylüyor.
Ama işin ilginç tarafı, Mustafa İnan’ın yalnızca bu modernleşmeci akılcı figüre sıkışmaması. Tam tersine, kitapta beni en çok ilgilendiren şeylerden biri, onun geleneğe, şiire, dile, Divan edebiyatına, hatta uzak Doğu düşüncesine uzanan damarları oldu. Çünkü burada çok önemli bir mesele beliriyor: Bilim insanı olmak ile kendi kültürüne yabancılaşmak aynı şey olmak zorunda mı? Mustafa İnan figürü bu soruya “hayır” cevabı veriyor. Oğuz Atay’ın da tam buraya özel bir önem verdiği açık.
Atay’ın kuşağı için bu soru sıradan bir mesele değildi. 1934 doğumlu bir yazar olarak Cumhuriyet’in erken modernleşme dönemlerinin ortasında büyümüş, 1945-1950 sonrası belirginleşen entelektüel buhranın havasını solumuş bir isimden söz ediyoruz. O kuşağın temel sancılarından biri, kendini ne tam anlamıyla “şark”a ne de “garp”a ait hissedebilmesiydi. Bu ikilik, yalnızca kültürel değil, ruhsal bir yarık da yaratıyordu. İşte Mustafa İnan’ın Atay için bu kadar önemli olmasının sebeplerinden biri de burada yatıyor olabilir: O, bilimi kendi geleneğinden kopmadan düşünebilen bir figür gibi duruyor.
Kitapta Atay’ın Tanzimat sonrası sarsılmış kültürel sürekliliğe yaptığı vurgu bu yüzden tesadüf değil. “Bilimsel geleneği olmayan bir ülkede Newton gibi, başka ‘devlerin sırtlarına binmek’ de mümkün değildi” cümlesi, yalnızca bilim tarihine dair bir serzeniş değil; aynı zamanda Türkiye’de kopmuş hafızaya dair bir tespittir. Burada mesele sadece laboratuvar değil, medeniyet. Bilim sadece teknik bir alan değil, bir süreklilik, bir dil, bir zihniyet, bir davranış meselesi.
Bu yüzden kitapta Fuzûlî’nin birden belirmesi beni şaşırtmadı; aksine kitabın en anlamlı anlarından biri gibi geldi. Bilim, hesap, mühendislik, akademi, ders, formül derken bir anda şiirin açılması, Mustafa İnan’ın kültürel yapısını göstermenin ötesinde, Türkiye’nin iç çatışmasını da görünür kılıyor. Fuzûlî’nin şu beyti sadece estetik bir süs değil sanki:
Gehi şevk-ı visal ü geh bela-yı hecr ile zarım /
Özüm hem bilmezem derdim nedir ben nice bîmarım.
Kavuşma ile ayrılık arasında ağlayan bir öznenin dili…
Bir bakıma modernleşme ile gelenek arasında kalmış bir ülkenin, bir kuşağın, hatta bir aydının ruhunu da anlatıyor bu. Mustafa İnan’ın Divan şiiriyle kurduğu bağ, onun “yalnızca teknik akıl”dan ibaret olmadığını gösteriyor. Atay da bunu önemseyerek veriyor. Bence bu kitabın en kıymetli damarlarından biri.
Ama tam da bu yüzden insan daha fazlasını istiyor.
Çünkü burada yalnızca bir mühendis değil, aynı zamanda Türkiye’de bilim ile kültürün nasıl bir arada düşünülebileceğine dair çok büyük bir olasılık var. Fakat kitap bunu yer yer not düşüyor, yer yer işaret ediyor, ama tam romanlaştırmıyor. Bu benim en büyük hayal kırıklıklarımdan biri. Mustafa İnan’ın uzak Doğu felsefesiyle ilgilenmesi, masonlukla ilgili çağrışımlar, dönemin düşünsel ağları, seçkinlik biçimleri, aidiyetler, kültürel meraklar… bütün bunlar o kadar ilginç malzemeler ki. Ama çoğu, metnin içinde açılmadan bırakılıyor. Oysa iyi bir roman bazen tam da bu “yan” gibi görünen ayrıntılarda derinleşir.
Bana göre bir başka büyük eksik de baba-oğul ilişkileri meselesi. Kitabı okurken tekrar tekrar Oğuz Atay’ın kendi babasıyla ilişkisini düşündüm. Ve istemeden Mustafa İnan’ın babasıyla ilişkisiyle arasında bir köprü kurdum. Belki bu tamamen okur olarak benim zihnimde açılan bir koridor, ama bence hiç de zorlama değil. Çünkü Atay’ın metinlerinde otorite, anlaşılmama, kabul görmeme, kendini ispat etme arzusu, erkekliğin kırılgan ve yaralı biçimleri zaten hep dolaşır. Burada da aynı gölgeyi hissettim.
İki farklı hayat, iki farklı kuşak, iki farklı karakter… ama yine de aynı duygusal eksen:
Oğullarını tam anlamayan, onlara tam güvenmeyen, sevgisini otorite ve mesafe içinde saklayan babalar.
Bu tür babalar, oğullarının yüreğinde ne açar?
Başarı bazen yalnızca yetenekten değil, onay açlığından da doğmaz mı?
Disiplin bazen yalnızca ahlaki bir ilke değil, içteki eksikliği telafi etme biçimi değil midir?
İşte Oğuz Atay’dan en çok bunu açmasını beklerdim. Çünkü Mustafa İnan’ın çalışkanlığını, sabrını, kendini aşma disiplinini, öğretme arzusunu yalnızca “yüksek karakter” olarak değil; biraz da duygusal tarihin içinden okumak çok daha güçlü bir roman kurabilirdi. Belki Mustafa İnan’ın büyüklüğünü gerçekten hissetmenin yolu da buydu: Onu yalnızca örnek bir insan olarak değil, yaraları olan bir insan olarak görmek.
Ama kitap burada da temkinli kalıyor. Sanki bazı kapılar bilinçli olarak kapalı tutulmuş gibi. Bu da ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Metin ne kadar özgür yazılabildi? Mustafa İnan’ın yakın çevresi, özellikle Jale İnan, bu hafızanın korunmasında ne kadar etkili oldu? Metne doğrudan müdahale olup olmadığını bilmek zor. Ama şunu söylemek mümkün: Kitabın üzerinde yer yer çok belirgin bir hatırayı incitmeme nezaketi var. Ve bazen biyografide en büyük sansür tam da budur. İnsan hakkında kötü bir şey söylememek değil; onu fazla dikkatli, fazla temiz, fazla saygılı bir çerçevede tutmak.
Belki bu yüzden kitap zaman zaman bir romana değil, iyi niyetli ama kontrollü bir anıtsallaştırma çabasına dönüşüyor. Mustafa İnan bir insan olmaktan çıkıp neredeyse bir ahlak heykeline yaklaşıyor. Ve işte benim asıl mesafem burada oluşuyor. Çünkü ben edebiyatta heykel değil, nabız arıyorum. Kusursuzluk değil, eksiklik arıyorum. Hayranlık değil, çarpışma arıyorum.
Bu noktada Julian Barnes’ın Flaubert’in Papağanı kaçınılmaz biçimde aklıma geliyor. Çünkü Barnes, bir yazarı anlatırken onu örnekleştirmiyor, tam tersine ulaşılamazlaştırıyor. Biyografiyi bir açıklama biçimi olarak değil, bir şüphe alanı olarak kuruyor. Flaubert’in hayatı parçalanıyor, çelişiyor, çoğalıyor, kayıyor. Hangi bilgi doğru? Hangi belge gerçek? Hangi yorum daha sahici? Hatta hangi papağan gerçek? Bütün bunlar biyografinin sınırlarını görünür kılıyor. Yani Barnes’ın kitabı yalnızca Flaubert hakkında değil; bir insanı anlatma arzusunun kendisinin ne kadar kurmaca, ne kadar problemli, ne kadar arzulu bir şey olduğu hakkında.
İşte bu yüzden Flaubert’in Papağanı bana daha ustaca geliyor. Çünkü Barnes, figürün cazibesine teslim olmuyor; metnin kendi oyununu kuruyor. Oğuz Atay ise burada, sevdiği insanı o kadar ciddiye alıyor ki metin yer yer onun gölgesinde kalıyor. Mustafa İnan figürü, romanı bastırıyor. Ve okur, yazıyı değil kişiyi seviyor.
Ama yine de Bir Bilim Adamının Romanı benim için boşa gitmiş bir yeniden okuma değil. Tam tersine, beni eksik bıraktığı, “burada neden durdun?” diye sordurduğu için değerli. Çünkü bazen hayal kırıklığı da verimli bir eleştiri alanı açıyor. Bu kitap beni en çok sevmediğim yerlerden düşündürdü. Oğuz Atay’ın neden burada geri çekildiğini, neden bu kadar kontrollü kaldığını, neden sevdiği insanı açmak yerine korumayı seçtiğini düşünmeye zorladı.
Belki de son cümle tam burada kurulmalı:
Bir Bilim Adamının Romanı asla yetersiz bir kitap değil.
Ama bana göre, sevgisinin altında daralan bir roman.
Ve bazen en büyük hayal kırıklığı, zayıf yazılmış bir metinden değil;
daha cesur olabileceğini bildiğimiz bir metnin fazla uslu kalmasından doğuyor.
Işın Güner Tuzcular

Yorum bırakın