Yağmur, ahmakıslatan formunda yağıyor; arada hızlanıyor, arada yavaşlıyor. Ne zaman Film Festivali haftası gelse, bana bir haller oluyor arkadaşlar.
İçimdeki alter egolardan biri, “Getir Götür İsmail,” Cağaloğlu Yokuşu’na gidip, kitapçı Cemil’den Efkâr Bey’in susuzluğunu giderecek kitaplar, dergiler almak istiyor. Diğer alterego olan “Foto Roman” ise Damat Hamdi Ağabey’in tavsiyesini hatırlatıyor: uzun yazılar yerine, kişinin fotoğrafının altına birkaç güzel söz yeterlidir. -“Bakınız, İtalyan Cep Fotoromanları.”
Bu durumda ilk akla gelen sinema emekçileri: çocukluk arkadaşım, Beyoğlu sineması emektarı –sinema kültürümü borçlu olduğum– Erkan Kardan ve sinemaseverlerin gönlünde taht kurmuş Emek Sinemasının Hazal Beyefendi müdürü Hikmet Bey.
Hazır İstiklale çıkmışken, değerli hocam Hüseyin Movit’in “Meraklı Turşucu” mahlasıyla yazılar yazdığı, yeni adıyla “Hacı Abdullah” lokantasına da uğrarım.
Sonra Cavit Özgören ağabeye, o zamanki eğlence dünyasını, gece kulüplerini hatırlatan ara pasları filan sorarım. Bir gün önce, televizyonların sinemaları etkilediği 80’li yılları yazmış; 90’larda AVM sinemalarının açılmasıyla birlikte, daha az sayıda koltuğa rıza göstermiştik.
Eskiden “İstanbul Sinema Günleri” başlığıyla tanıtımı yapılan Art House filmler için çift vesait kullanıp İstiklal Caddesi’ne giderdik. En nihayet Koreliler –K-Pop çılgınlığından sonra– sinemaya da el atmış, Cine Maximum sinemalarını satın alarak ülke sinema endüstrisinin %65’ine hâkim duruma gelmişlerdi. Haftada üç Art House filmi getiren A Plus Sineması hâlâ başımızın tacı.
Hamiş: Muhabbet, kalitesini tarafların en düşük seviyeli kişisinin belirlediği bir iletişim mertebesidir. Kaliteye önem verenlerin, kendi kendisiyle muhabbet etmeyi öğrenmesi önerilir.
KENDİ KENDİMLE MUHABBET
Bu yılki festival teması “İstanbul’u izlemek” seçildiğine göre –Cemil zaten geç açıyor– önce İstiklale geçip hafızayı tazelemek gerek. Arada birkaç sergi ve teşhir olursa güzel olur.
Ali İsmet Tekirdağ, Ayazağa Metrosu’ndan, bilhassa Talimhane kapısından çıkıyorum. Bu sayede, Selçuk Erez hocanın bir zamanlar aile apartmanı olan bu muhiti, Sevişmek yasaktı öpüşmek de kitabıyla taçlandırdığını hatırlıyorum. Az ileride –Kenan Işık sağken– Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde Aşk Hastası oyununda hüzünlenmiş, Haldun Dormen’in kaleme aldığı ve yıllarca kapalı gişe oynayan Lüküs Hayat oyununda Zihni Göktay & Suna Pekuysal ikilisine dakikalarca gülmüş, ayakta alkışlamıştık.
Evet, evet, ben buraların gündüz vakti gezginiyim.
An itibarıyla, Cem Karaca üzerine bir kitap yazan Fatih muhitinden Semi Karanar ağabey –hidromel dahil– bütün discoları bilir. Kendisi de müzisyen olan Balatlı Cavit Özgören ağabey, Selçuk & Rana Alagöz kardeşleri bu sokakta dinlemiştir.
Bu esnada Fulya Mahallesi üzerine güzellemeler yazan editör-yazar-grafiker Ali Tekin Çam düşüyor zihnime. Az mesafe kat edecek olsam, onun alanına girer miyim acaba?
Sırf bu yüzden Hilton Oteli’nin tam karşısından teleferiğe biniyor, ilk defa bindiği için çekinen genç bayana, Bursa Uludağ teleferik maceramı anlatıyorum. Ona bakacak olursanız, o da defalarca uçağa binmiş; tam karşıda görünen Teknik Üniversite Maçka Kampüsü’nde okuyormuş ama.
Kadraja giren görüntülerde: “Maçka Âşıklar Parkı,” “Şişli Evlendirme Dairesi,” Levent Kırca’nın 2.500 kişi alan şişirilmiş balonu ve en önemlisi, pek çoğumuzun “hastane” dediği, genç yaşlarda tedavi gördüğü, öfke terapisi aldığı o zamanki adıyla Dolmabahçe Stadyumu var. Genç bayan en çok da bu kısımda hayret nidaları çıkarıyor.
Fotoğraf ustası Çetin Özer’in akrabası “Hayret Eder” düşüyor zihnime.
Hamiş: Geçen hafta uzman psikiyatr Müjen Hanım “birbirinize mektup yazın” demişti. Bu haftaki konu başlığımız zaten “iletişim.”

Yorum bırakın