Beyaz şapkam başımda, gümrük memuru çantamın dibindeki beyaz toza bakıyor. Kırık İngilizcemle “şeker” diyorum. Sonra “lokum.” Sonra “hindistan cevizi.” Bir şey ne kadar masumsa o kadar kötü tercüme ediliyor.
Kutudan akmış. Pudra şekeri, hindistan cevizi, lokumun ufalanmış beyazı… Çantanın astarına, fermuarın dişlerine, pasaport kılıfının kenarına kadar yayılmış. Annem mi derdi beyaz şeyler hep taşar.
Memur bir şey soruyor. Anlamıyorum. Ben de ona hafifçe gülümsüyorum, masum masum. kadınların sınır kapılarında, muayene odalarında, aile sofralarında, yanlış sorular karşısında geliştirdiği o eski refleksle.
Azman bir kurt köpeği çantaya eğiliyor. Kokluyor. Bir daha kokluyor. Bir kez daha…
“Gift,” diyorum. sesim titriyor, Sonra, nedenini bilmeden, “wedding.”
Köpeğin kulakları hafifçe kalkıyor.Memur bu kez yüzüme bakıyor. Ah teyze kızı, ah…
Teyze kızım bir startup prensiyle Belçika’da, eski bir şatoda evlenmek istedi. Öyle sıradan bir şato değil; o yarışma programı, traitors’un çekildiği bir şatoymuş. Bunu söylerken yüzünde tuhaf bir sevinç vardı. Hainler şatosunu kiralamak… Kırk yıl düşünsem benim aklıma gelmez ama Asude biz küçükken de bayramlarda gelinlik giyen Asude…
Bana günlerdir fotoğraf atıyordu. Beyaz güller. Beyaz kurdeleler.Beyaz masa örtüleri.Beyaz tabaklarda, yenmeyen ama çekilen şeyler.
Bir de gelinliği. Öyle beyazdı ki, insan onu giymeye değil, içine gömülmeye hazırlanıyor sanırdı.
Ben onunla biraz geçiyordum.
“Şatoda evlenmek ne ya,” diyordum.
“Bir de hainlerin çekildiği şato. İnşallah damat kaçmaz.”
Gülüyordu. Ben de gülüyordum.
Ama bazı şakalar insanın başkasına değil, kendine söylediği şeylerdir. Üniversiteden beri, tam yedi yıldır aynı adamlayım.
“Uzatmalı sevgili” lafını başkaları kullanıyor, ben kullanmıyorum. Ben daha zarif kelimeler seçiyorum: alışkanlık, emek, birbirini tanımak, acele etmemek, hayatın akışı…
Memur çantamın içini karıştırırken, birden, sanki yakalanmışım gibi hissediyorum. Lokumdan değil. Beyaz yalanlardan. Sanki köpek biraz daha koklasa, akşamları “konuşuruz”, “bakalım”, “şimdi sırası değil”, “bir düzene girelim” diye diye sararmış cümleleri de bulacak.
Miss Havisham geliyor aklıma, bu ara hep aklımda. Lisede mi okumuştuk, Dickens’ı… Bir kadının gelinliği ile damadı yıllarca beklemesi, Saatlerin durması, Pastanın çürümesi… dantelin sararmasını.İnsan hep terk edilince Miss Havisham olunur sanırdım ben. Belki daha kötüsü vardır: Terk edilmeden önce yavaş yavaş ona dönüşmek. Belki de kadınlar ikiye ayrılıyordur. Evlenenler ve bekleyenler diye değil. Beklediğini fark edenler ve etmeyenler diye.
Memur lokum kutusunu çıkarıyor. Kapağı ezilmiş. İçindeki beyaz lokumlar birbirine yapışmış, şekillerini kaybetmiş.
Köpek son kez kutuyu kokluyor.
İçimden, Düğüne değil de cezaevine mi gidiyorum acaba,diye geçiriyorum.
Nihayet karar veriyorlar. Lokumlara el koyuyorlar. Beni ise bırakıyorlar.Dışarı çıkınca telefonuma mesaj düşüyor.
Neredesin? Havaalanı çıkışında beyaz limozinde seni bekliyoruz.
Teyze kızım yazmış. Bir an ekrana bakıyorum. Sonra başımı kaldırıyorum.Terminal camlarında gökyüzü kendini çoğaltıyor.Dıışarıda beyaz bir limuzin beni bekliyor.
Bir fotoğraf daha geliyor. Şatonun önü. Merdivenler.Güller. Gelinliğin etekleri.Damadın dişleri.Herkesin yüzünde pahalı bir aydınlık.
Ve birden içime çok eski, çok tanıdık bir korku çöküyor.
Ya o kızın başına hiçbir şey gelmezse? Ya damat gerçekten gelirse? Ya nikâh kıyılırsa? Ya şato ışıklarla dolarsa?
Ya beyaz masa örtüleri gerçekten toplanırsa? Ya bütün bunlar bir son değil de başlangıç olursa?
Ya Miss Havisham o değilse?
Telefon elimdeyken, havaalanının otomatik kapıları açılıp kapanırken, bir an kendi yüzümü camda görüyorum.
Beyaz şapkanın altında biraz yorgun, biraz komik, biraz fazla beyaz bir yüz.
Şapkamı düzeltiyorum. Yanaklarımı cimcikliyorum. Pasaportumu geri yerleştiriyorum. Lokumsuz, hafiflemiş, yine de tam aklanmamış halde yürümeye başlıyorum.
Havaalanı çıkışında beni pırıl pırıl bir beyaz bir limuzin bekliyor. Ve ben o an anlıyorum: Sınırdan asıl geçemeyen şey şeker değildi.
Benim zamanımdı.

Yorum bırakın