Snow-covered city street with blurred figures and street lamps in soft focus

BEYAZ ÖRTÜ

Demir kapıyı gürültüyle açan görevli, “Hadi… Biraz yürü, iyi gelir,” dedi. Sesi soğuk duvarlarda yankılanırken sobanın yanındaki sandalyeye iliştim. Dışarıda delice yağan kar, ileriden geçen otobüslerin solgun ışığında savruluyor, taneler birbirine çarpıp sessizce yere gömülüyordu.

“Biliyor musun,” dedi, “seksen yılının kışı, yirmi yıl önceki gibi çok sert kışıymış, az önce haberlerde söylediler.” Sıcak ekmeği ortadan yarıp arasına yağ sürdü; eriyen yağın kokusu odaya yayıldı. Sobanın üstünde ağır ağır fokurdayan ıhlamur çayından bir bardak doldurup bana uzattı.

Kar, meydanın üstüne öyle hızla yağıyordu ki sokak lambaları, insanlar, otobüsler; hepsi beyaz örtünün altında bir görünüp bir kayboluyordu.

İlerideki merdivenleri seçmeye çalışıyordum; karşıda yalnızca yer yer ağaçların karaltıları, yer yer çamların üzerine çökmüş karla ağırlaşmış dallar görünüyordu.

Kar geceyi susturmuştu. Şehrin hafızasını silebilir miydi, gerçekten silebilir miydi? Bu beyazlık, bu kadar saf, bu kadar temiz görünen şey, yaşanan vahşetleri, acıları, aldatışları da alıp götürebilir miydi? Yoksa hepsi hâlâ orada mıydı, sadece görünmez mi olmuştu? Bugün doğanlar, yarının gençleri, bu olanları hatırlayabilecek miydi, yoksa karın altında kalan her şey gibi geçmiş de sessizce kaybolup gidecek miydi?

“Her şey örtülür, ama hiçbir şey kaybolmaz.”

Şimdi, aynı beyazlığın içinde anlıyorum: Kar, bu şehrin acılarını silmiyordu. Yalnızca üzerlerine beyaz bir örtü seriyor, hatıraları biraz daha ağır, biraz daha derinlere itiyordu.

Derin düşüncelerimden polisin “Bir bardak daha ister misin?” diyen sesiyle irkildim. O, benim cevabımı beklemeden bir bardak çayı uzatmıştı. Ihlamur kokusu, sobanın sıcaklığı içinde gittikçe ağırlaşıyordu.

“Kar, geceyi sessizce aydınlatıyordu. Şehir, bu beyazlığın içinde hafifliyor, gerçeklik yerini rüyaya bırakıyordu.”

Polisin masanın başında uyuduğunu gördüm. Dış kapıyı hafifçe araladım. Mantomu kaptığım gibi fırladım; koşarak ara yoldan geçen otobüse son anda yetişip bindim.

Muavin, beni alaycı bakışlarla, tek kelime etmeden arka tarafta bir koltuğa yönlendirdi.

Ben tedirgin biçimde camdan dışarı bakarken otobüs çoktan yol almıştı. Muavin yanıma geldiğinde bilet parasını uzattım. Duyulur duyulmaz bir sesle, “Gerek yok, sana lazım olur,” dedi. “Biz son anda binen yolculardan para almayız.”

Bir süre sonra tekrar göründü. Elindeki eşarbı koltuğun üzerine bıraktı. “Başını örtünce uyur numarası yap,” dedi fısıltıyla.

Tam o sırada otobüs aniden durdu.

— Kimlik kontrolü.

Muavin kimlikleri toplamaya başladı.

Sıra bana geldiğinde boğazım kurudu.

“Kimliğim yok,” diyebildim neredeyse duyulmayacak bir sesle.

“Öyle mi?” dedi ince bir alayla. “Ben de camiden geliyorsun sandım.”

“Biz her duruma hazırlıklıyız.” Elinde tuttuğu kimliği sallayarak uzaklaştı.

Otobüs yeniden hareket ettiğinde, ön farlar yağan karı bölerek aydınlatıyordu. O ışığın dışında kalan her şey, yeniden karanlığa gömülüyordu.

Sabahın erken saatlerinde İzmir’e varan otobüsten indim. Hava henüz aydınlanmamıştı; sokaklar yarı karanlıktı.

Sabahçı kahvesine oturup çay ve simitle kahvaltımı yaptım. Çayın buğusu yüzüme vururken, içimdeki yakalanma korkusu beni tedirgin ediyordu. 3551. Sokakta, tepede bir yerde olan halamın evine çıkan bir vasıta yoktu. Yürüyerek tepeyi aştım. Beyaz badanalı, tek katlı evin kapısına geldiğimde duraksadım. Kapının üstünde “1971” yazıyordu. Rakamlar dökülmüş, sanki yer yer silinmişti.

Kapıda büyük bir asma kilit vardı. Elimi uzatıp dokundum. Metal soğuktu.

Şimdi ne yapacaktım?

Bir ses duydum. Önce uzaktan geldi sandım. Sonra yaklaştı.

Bir uğultu… Sonra konuşan birkaç kişi.

Gözlerimi açtım.

Aynı soğukluk elimdeydi. Biri beni dürtüyordu.

“Haydi, içeri geç,” dedi polis. “Denetleme var.”

Etrafıma baktım. Ne tepe vardı, ne beyaz ev.

Sadece dar bir koridor, rutubet kokusu ve yankılanan ayak sesleri.

İçeri girdim.

Demir kapı gürültüyle üzerime kapandı.

Sonra asma kilidin sesi duyuldu.

Yorum bırakın