Sayfiyede

Yıllar evvel kedi olalı beri… tutmuşum.
Asker arkadaşım Şahap Yersen’in iteklemesiyle, başımı epeyce uzatınca denizi görebildiğim bir konumda buldum kendimi.

Orada, futbol maçları sayesinde epey sosyalleşmiştim. Ama yazmaya başlayınca… Yutkunuyorum.
Yazmak…
Öyle sadece dilini tutmak gibi değil. Her gün yazmaya başlayınca, insanın eli kıpraşmaya başlıyor. Dil duruyor belki ama parmaklar çok konuşkan.

Şimdi ve burada, içgüveysinden hallice bir biçimde yaşama tutunmaya çalıştığım Semiz Kumlar mevkiindeyim.
Amcaoğlu Nihat Ağabey’in ve ilk gençlik arkadaşım Halit Toz’un yazlıklarına jogging temposunda koşu mesafesindeyim.

Lüleburgazlılar “deniz evi”, Adalılar “sayfiye” diyor.
Ben “Yazı Evi” demeyi severim.
Ama daha önce başıma açtığım işler, küstürdüğüm kişiler, kafama düşen tuğlalar yüzünden bu yaz biraz temkinliyim.
Etliye sütlüye karışmadan, Erikli suyunun çıktığı Uludağ’daki zirveden yuvarlanmış gibi olmasın diye…
Yol boyunca Burt Lancaster’ın The Swimmer (1968) filmini düşünüyorum.

Her girdiği havuzdan kovulan adamın hikâyesini…
Yüzerek evine dönmeye çalışan ama zamanın onu çoktan geçtiğini anlayan o mahcup adamın.
Burt Lancaster o filmde sadece yüzmüyor, hafızasında boğuluyor.

Misafir olarak gittiğimiz yazlıklar geliyor aklıma.

Bir seferinde Alanya’da bize anahtarı verilen bir eve, orada karşılaştığımız iki aileyi de davet edince — site komşuları görmesin diye — epeyce zorlanmıştık.
Alanya çok sıcaktı. Orada kurbanlık olarak keçi satıyorlardı.
Bir yedide (1/7’de), denizle ormanın kesiştiği bir noktada, orman bakanlığına ait bir arazide mangal yapmıştık.

Geldiğimiz gün, çamların altında uzanmak için cennet dediğim o ince kum plaj…
Kurban Bayramı’nın ikinci günü, “etini kapan, ipini koparan”la dolup taşınca…
Kendimi, her gittiği havuzdan kovulan Lancaster gibi hissettim.

Geçmişe dönüp dönüp bakıyorum.
Belki de… yaşlanıyorum.

Yorum bırakın