Kadıköy, İstanbul’un en kalabalık yeni nesil yakışıklı semti. Hani o eski Kadıköy mü? Yok… Artık hep genç ve cool! Sokakları bile kendi fotoğrafını çekmeye bayılıyor gibi… Bir kafede otururken, arada yaşlı Kadıköy’le karşılaşırsanız şaşırmayın. Hani İstanbul’un
kafa karıştıran, eğlenceli ve ‘hadi buradayız’ diyen mahallerinden… Herkesin hikâyesi var.
Herkes sanatçı. Bir köşe başında kahve içerken birileri, ‘Vaktiyle Kadıköy’ün ruhu başkaydı’ diyenlerin sesini de duyarsınız. Ama kimse bilmiyor ki, o eski havasıyla aslında burada. İstanbul’un biraz fazla eğlenmeye başlamış hâli.
Geceleri bir başka atıyor Kadıköy’ün kalbi. Gündüzün telaşı yerini yavaşlayan adımlara, loş sokak lambalarına bırakıyor. Moda’dan rüzgârla gelen gitar sesi, Bahariye’de yankılanan kahkahalarla buluşuyor. Kimi zaman karşımdan geçen biri, telefonuna sarılıp
eski sevgilinin adını fısıldıyor. Kalabalığın içinde bile yalnız hissediyor insan. Bilirim… Yine de vazgeçmiyor Kadıköy. Sevgisinden, sesinden, sokaklarından…
Düşünüyorum bazı bazı… Ben mi Kadıköy’ü izliyorum, yoksa o mu beni? Yıllardır aynı kaldırımla dost, aynı martılarla yoldaş. Her gün yeni biri geçiyor önümden. Yeni bir bakış,yeni bir hayat. Değişmeyen tek şey ben gibi görünsem de, içimde dönen hikâyelerle ben de dönüşüyorum. Zamana meydan okumuyorum artık, onunla birlikte nefes alıyorum.

Bir çocuk yanağıma dokunur. Elini sürer gövdeme. Masum bakışlarında kahraman arar. O an, sadece heykel değilim. Birine güç veriyorum, bir başkasına umut. Yaşlı bir adam yanımda durup derin bir iç çeker. Belki geçmişini düşünüyor, belki hiç anlatamadığı bir şiiri… Kim bilir? Sadece dinlerim. Yargılamam, unutamam. Taş belleğimde saklarım. Buradayım. Sesim yok ama sessiz değilim. Gözlerim var.
Görmüyorum ama hissediyorum. Kalabalığın içinde durmadan akan hayatın orta yerindeyim. Siz bazen fark etmeseniz de buradayım. Kadıköy’ün kalbinde. Bellek geçmişin gölgesi, belki geleceğin aynası. Ama şunu bilin: Ne kadar değişirse değişsin bu semt, Kadıköy hep Kadıköy’dür. Ruhu benimle yaşamaya devam eder.
Yüzümü sonsuzca Kadıköy’ün sahiline dönmüş, ayaklarımda zamanın ağırlığıyla çakılıyım bu meydana. Herkes beni suskun sanır. Oysa her gece, yıldızlarla kulak kesildiğinde, kadim bir hikâye akar içimden sokaklara.
Bir sabah serinliğinde döküldüm bu meydana. Demirden, kilden, kavgadan dövülmüş düş gibi. Paris’ten gelmişim diyorlar. Bin sekiz yüz altmış dört yılında Fransız heykeltıraş Isidore Jules tarafından oluşturulmuşum. Tunç dökümüm. İlk olarak Paris’te sergilenmişim. Osmanlı padişahı Abdülaziz’in ilgisini çekmişim. Daha sonra başka eserlerle beraber sipariş üzerine gelmişim. Bir başka anlatımlarda da Alman İmparatorluğu tarafından savaş ganimeti olarak alındığım ve Enver Paşa’ya hediye edildiğim de söylenir. Tarihçemi okuyanlar sağ olsun. Ama ben buraya aitim. Çünkü burada insanlar, yalnızlıklarını simitlere sarıp, martılara anlatır.
Bir başka gün, sabah güneş doğarken, yavaş yavaş rüzgârın hafif esintisiyle beraber hayat uyanıyordu. Balıkçılar tekneleriyle martıları selamlayarak limana yanaşırken,dükkân sahipleri kapılarını teker teker açtı. Denizin mavisiyle gökyüzünün buluştuğu noktada, Haydarpaşa Garı’nı düşünüp iç geçirdim. Ah ah… Yaklaşan kahve kokusu ile
kendime geldim.
Gözlerimi aşağıdan oluk oluk gelenlere ve ellerindeki poşetlere diktim. Sebzelerin, meyvelerin rengârenk görüntüsü önümde dans etti. Onlara neşeyle baktım. Bir çocuğun sevinç çığlıkları, her zaman olduğu gibi beni gülümsetti. Çocuk hayalinde boğa gibi güçlü olmak istiyordu. Ama o çocuğun içinde daha fazlası vardı. Hissettim. Cesaretli… Orta yaşlarda bir başka kadın market torbalarını taşırken durdu, göğsüme yaslandı. İçimde bir yerler sızladı. Yok, ağırlığından değil. Kadının o yorgun hâline içim sızladı. Acaba yorgunluğun ardında ne tür hayal kırıklığı yatıyordu? O sırada yanından geçen çift gülüşerek birbirlerine bakıyorlardı. Aşk her zaman en güzel duyguydu. Belki de
onların mutluluğunda kendi huzurumu buluyordum.
Çocuklar etrafımda koşarak oynarken, gençliğimi hatırladım. O zamanlar özgürlüğün tadını çıkarıyor, her anı kucaklıyordum. Neyse, boş verin bunları…
Dün gece biri gelip sigarasını kulağıma bastı, ‘hey dostum sen de bizim gibisin, taş gibi yalnızsın’ dedi. O an ağlayacaktım ama gözüm yoktu. O yüzden içimden ağladım. İçim şu an Selamiçeşme gibi; eski, yalnız ve biraz nemli.”
Martılar artık şiir okumuyor. Şimdi hepsi sosyal medya gurusu. Bir tanesi geçen gün omzuma kondu, ‘Kanka limitlerini aş’ dedi. Uç dedi bana. Dedim ben uçmam, ben yerimde sabit duran 2 tonluk bir devlet memuruyum. Gülüp gitti.”
Ben yıllardır Buradaki o vintage plakçı kıza âşığım. Her sabah gelip vitrin düzenliyor, ben sadece onu izliyorum. O beni hiç fark etmiyor ama ben her şeyini ezberledim. Aşkta da öyle değil midir? Biri hep fark etmez, biri hep oradadır. Biz de böyleyiz işte. O insan, ben metal.”
Günün ilerleyen saatlerinde, bir adam az aşağıdaki sokağın başında durdu. Burada yerel bir sanatçının sokak sergisi vardı. Renkli tablolar, hayallerin ve duyguların ifadesiydi. Adam sanata olan sevgisini anlattı. Duygulandım… Kocaman vücudumda sol tarafımın titrediğini hissettim. Bilmiyorum, belki de o anda deprem olmuştu! Kalbim
atacak değil ya…
Heykel dediğin nöbette olur. Biliyorum, kımıldayamıyorum. Durduğum yerde herkesin hayatına dokunuyorum. Bir gencin selfiesine fon, bir kedinin gölgesine oyun oluyorum. Arada gelip geçenlerin “Boğa da boğa be” diyenler mi, bazen gençler yanıma yaklaşıp, kulağıma “Boğa, bana biraz güç ver” dediklerinde: “Ulan zaten sen güçsün!” Benim ismim sadece güç. İşte burada çakılıyım diyesim oldu… Önümden geçip giden gençlerin gözlerinde parlayan şey var ya… Hayal. Kimi ressam olmak istiyor, kimi yurt dışına kapağı atmak, kimisi de burada bir kahve dükkânı açıp, “İstanbul’a inat” diyor. Umutlular.
Yoruluyorlar ama pes etmiyorlar. İçlerinden biri bana şöyle fısıldadı: “Boğa, hayallerimi buraya gömmeyeceğim.” Durdum. O an içim kıpırdadı. Öyle sandım. Yine deprem mi oldu ki…
Kalabalık bir grup öğrenci geldi. Çevremde bir tur attılar. Sonra uzun boylu, uzun saçlı ve küpeli olan genç, sırtımı sıvazladı ve şiir okumaya başladı. Bir başka arkadaşı kamerası ile çekim yaptı…
Ey İstanbul
Sana baktığımda, içimden tren geçer
Haydarpaşa’nın terk edilmiş bakışıyla
Raylar, geçmişin nabzını taşır
Bugünün karmaşasına
Sen, bin yıllık aynasın aslında
Kırık yerlerinden bakınca
Herkes kendini görür
Ey İstanbul, sen hem yangınsın, hem yara
Hem giden gemisin, hem iskelede bekleyen
Aşklar biter sende
Ama her ayrılık bir semt olur
Biri Üsküdar’da susar
Öteki Taksim’de çığlığa döner
Yedi tepenin alnında yazılıdır
Bütün peygamberlerin anlatmadığı düşler
Köprüler kurarsın zamanla insan arasında
Ama en büyük uçurum
Kendinle olan konuşmalarında saklı…
Vay vay, o ne şiirdi öyle… Kulaklarımda çınladı. Dünya döner. Martılar bağırır. Vapurlar uzaklara gider. Ben buradayım. Meydanın ortasında, zaman sırtımı yalar, paslanmam. Çünkü, her geçen bir hayal bırakır boynuzlarıma. Aşka dair, umuda… Ben onları göğsümde taşırım, sanki gökyüzüne ant içmişim gibi… Beklemeyi bilirim. Asırlık sabrım
vardır benim. Yerin altından yükselen köklerimle, şehir değiştikçe bile yitirmem yönümü. Çünkü bilirim, umut bazen meydanın tam ortasında hiç kıpırdamadan büyüyebilir… Kuşlar vapur düdükleriyle dans ederken, gövdemde biriktirdim insan seslerini. Şimdi benim de içimden geçirdiğim duygumla bitirelim mi…
Bir gün tramvay beni ezip geçecek diye korkuyorum, ama daha beteri, beni yavaşça unutmaları. Mesela geçen gün bir martı geldi, ‘Sen hâlâ burda mısın kocamış Boğa ?’ dedi. Şu martılar bile değişti, havada değil kafada uçuyorlar artık. Eskiden simit kovalarlardı, şimdi ekşi sözlük yazarı olmuşlar.”
Günde bin selfie’ye giriyorum, bir tanesi bile ruhumu yakalayamadı. Herkes yüzüme poz veriyor ama kimse gözümün içine bakmıyor. Ben bir heykelim, evet. Ama ruhum bronzun altında bir balık gibi çırpınıyor. Hadi beni çevir Kadıköy, ben artık Moda’ya doğru koşmak istiyorum!”
Sevgili yolcu,
Her adımında bir parça bırakıyorsun üzerimde. Belki fark etmiyorsun ama, sen geçtikçe ben çoğalıyorum. Günün yorgunluğu, gözlerindeki umut, omzundaki yük… Hepsini taşıyorum.
Yukarıda geceleri biraz yazdım ama esasını da anlatayım istedim… Geceleri başka olur Kadıköy. Kalabalık biraz daha farklı ritim tutar. Müzik sesleri sokak aralarından süzülür. Bazen gitar tınısı, bazen uzaklardan gelen kahkaha… Gençler sokak lambalarının altında
öpüşür. Kimi ayrılığı anlatır, kimi yepyeni umudu. Gece mi? Kadıköy için saat kavramı biraz bulanık. Sokağın birinde break dans yapan bir grup, diğer köşede fanzin dağıtan başka gençler… Birileri eskiye direniyor. Diğerleri geleceği kuruyor. Herkesin başka bir hayali var ama hepsi burada, aynı sokaklarda kesişiyor. Önümden geçip gidenleri
izlemek, bir diziye bölüm atlamak gibi… Devamı hep merak uyandıran cinsten… Yani sizin anlayacağınız, gözümde uykunun ‘U’su olmaz… Rüzgâr hafiften estiğinde gecenin hüznünü taşırım. Ama bilirim. Sabah yine doğacak ve hayat yeniden başlayacak…
Burcu Türker


fotoayda için bir cevap yazın Cevabı iptal et