Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik; sonunda başladığımız yere geri geldik.
Başlangıçtaki niyetim masumdu: Perşembe günleri ücretsiz olan İstanbul Modern’de biraz soluklanmak, deniz havası almak, manzaraya bakmak, renkli yaşamlara göz gezdirmek. Şimdi ve burada olmak… Ama Hocahanım’ın, kütüphanede boşalmakta olan bölümleri işaret etmesiyle tornistan geriye. İstanbul’da çoğu şey gibi niyetler de yarı yolda yön değiştiriyor.
Tramvaydayım. Oksijen gazetesi elimde. Haftanın sanat olaylarını gözden geçirirken, Kitapçı Cemil’in “Dar Yokuş”taki yerini hâlâ tutuyor olmasını umuyorum. Kitap ücretlerini Taşlık Sahaftaki imza günlerinden öğrenmiş biri olarak, Cemil’e yüz kâğıt versem beş tane ikinci el kitap ya da eskiden daha hacimli, daha kaliteli kâğıda basılan dergilerden birkaç adet alabileceğimi hayal ediyorum.
“Aman Allah’ım,” diyorum içimden.
Manzara vahim.

On üç yaşımdan beri geldiğim Dar Yokuş’ta, Acem Sefaretinin duvarı karşısındaki Kemaliye İş Hanı’na bitişik o yokuş… Fotokopi işiyle, sahafıyla, kitapçısıyla hafızama kazınmış o dar mekân… Yokuşun öncülerinden İrfan Çıpa’nın oğlu İbrahim Çıpa, Yedi Katlı –eski Bakış Müessesesi– iş hanına devren kiralık afişi asmış. Kemaliye Han’da yarım asırdır varlık gösteren iki çocukluk arkadaşım, Cicim Ali ve Kitapçı Cemil yok ortalıkta.
Eyvahlar olsun.
Aklıma hemen yazar Cafer Hergünsel geliyor. Cemil için “son nöbetçi” demişti bir yazısında. Haklıydı.
Cicim Ali ise hayatı boyunca –tam bir Sisifos örneği– ya aşağı indi ya yukarı tırmandı. Tekfur Sarayı’nda da, Dar Yokuş’ta da. Bacak kaslarını geliştirirken bir yaşam manifestosu yazdı aslında. Sık sık şöyle derdi:
“Hayat bir yolsa, dik bir yokuştur.”
Arada dinlenmek, seyahat etmek için gemi bile almıştı. Ama malum ülke koşulları… Ekonominin iniş çıkışları… Cemil’in dükkânını boş görünce içim kötü oluyor. İstanbul’da bazı boşluklar insana fiziki değil, ahlaki gelir.
Bu ruh hâliyle İstanbul Modern’e varıyorum. Fotoğraf çekme bağımlılığım, yazmak ve okumak tutkum, sporla olan inişli çıkışlı ilişkim… Yıllar önce Ak Sigorta Genel Müdürlüğü’nden istifa edip senaryo yazarlığına başlayan Hakan Karahan’ın sözleri düşüyor aklıma. Dört motivasyonu vardı:
“Sinemayı sinemada izlemek, spor yapmak, yazmak ve okumak.”
Ben bunlara fotoğrafı da eklemişim demek.
Vestiyerde Tığ İşleri karton poşetini bırakıyorum. Oscar’ın Yabancıları başlığı altında, Şubat ayında Perşembe günleri ücretsiz gösterilecek En İyi Yabancı Film adaylarına göz atıyorum. Bana göre en anlamlı Oscar heykelciği budur zaten. Bu arada vestiyer fişimi yere düşürdüğümden haberim yok.
İstanbul Modern’in bu imkânlarından benim çevremde faydalanan tek kişi Recep Aydın. Kıskançlık zaaf mı, günah mı bilmiyorum ama şu soru beliriyor: Evli ve çocuklu olsa, kendine bu kadar zaman ayırabilir miydi?
Zihnim sorularla dolu. Daha sabah Balat’tan Muharrem Yılmaz “Geceleri kim uyuyamaz?” diye sormuştu. Nereden çıktı bu sorular?
Teoman giriyor devreye, noktalı virgülle:
“Düşünme… Düşünme… Kim anlamış ki sen anlayasın böyle.”
Dostoyevski’ye atfen söylenen o cümle yankılanıyor:
Her şeyi anlamaya çalışmak hastalıktır dostum.
Bu bir uyarı mı, yoksa hızlandırılmış bir eğitime giriş çağrısı mı bilmiyorum ama mekânı gezmeye karar veriyorum. İtalyan mimara bir kez daha teşekkür etmeme sebep olan o tavana asılı kitapları, bilet gişesinden geçmeden fotoğraflıyorum. Eskiden yasaktı. Bu kararı alanları ve Perşembe günlerini beleş yapanları içimden alkışlıyorum.

Ön tarafta manzara şahane. Martılar sadece bir havuzda toplanmış. Havuz problemleri kadar karmaşık değil bu; belli ki martıların sevdiği bir şey var orada.
“Martılar neyi sevmez ki?” diye düşünüyorum.
Üç farklı sergi var ama ben “retrospektif” kelimesine takılıp kalıyorum. Yıllar önce Santral İstanbul’da açılan Yüksel Arslan Retrospektifi saatlerimi almış, günlerce düşünce üretmeme sebep olmuştu. Şimdi durum farklı. Bir yanda İBB, öte yanda Kültür Bakanlığı, özel sanat kurumları… Sanki herkes birbiriyle yarışıyor. Barış Safran’la hemfikir olduğumuz bir cümle geçiyor aklımdan:
“Kaçmak için hızlanmak yerine, hatırlamak için yavaşlayacaktık.”
Yanımda getirdiğim Oksijen gazetesinde sergiyi anlatan yazının fotoğrafını çekip kendimi dışarı atmak istiyorum. Ama vestiyer fişi… İşte mesele burada düğümleniyor. Küçük bir kâğıt parçası, koca bir çıkışın önünde duruyor.

Semiha Berksoy’u düşünüyorum. Onu ilk gençlik yıllarımda tanımıştım; ressam, opera sanatçısı, tiyatrocu… Ama hiçbir başlık yetmiyordu ona. Bir kimliğe sığmayan, varoluşunu başlı başına bir sanat eseri gibi kuran, özgür ve tuhaf bir ruhtu. Belki de İstanbul’un kendisi gibi.

Sonunda fark ediyorum:
Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik.
Ama bazı yokuşlar var ki, nereye gidersen git, seni hep başa döndürür.
Dar Yokuş gibi.
İstanbul gibi.
Ve belki de biz, tam da bu yüzden hâlâ buradayız.
Erhan Çıpa

Yorum bırakın