“Hayat, herkesin belli bir rol oynadığı sahnedir.”
Hamnet, İrlandalı yazar Maggie O’Farrell’ın 2020’de yayımlanan ve büyük yankı uyandıran kurgu romanından uyarlandı. Film, William Shakespeare’in genç yaşta kaybettiği oğlu Hamnet’in hikâyesini ve bu kaybın Shakespeare’i Hamlet’i yazmaya nasıl götürdüğünü anlatıyor. Ancak Shakespeare’in hayatına dair tüm detayların kesin olarak bilinmediğini, hatta onun hiç yaşamamış olabileceğini öne süren görüşlerin de bulunduğunu hatırlamak gerekir. Yönetmen koltuğunda ise Nomadland ile Oscar kazanan Chloé Zhao var.

Steven Spielberg, bu hikâyeyi anlatabilecek dünyadaki tek yönetmenin Chloé Zhao olduğunu söylemiş.
Chloé Zhao’yu benim de izlediğim Nomadland (2020) filminde tanıdım. Kapitalist sistemin dışına itilen ya da bilerek çıkan insanları, onların direncini ve doğayla kurdukları özgürlüğü; yaşanan acılarla, ötekileştirmeye baş kaldırırken doğanın acımasızlığıyla da baş etmeye çalışan bir yol hikâyesi anlatıyordu. 2021’de bu filmle önemli ödüller aldı.
Hamnet ise Maggie O’Farrell ve Chloé Zhao’nun birlikte hayata geçirmeleriyle sözcüklerin imgeye dönüştüğü; sessizlik içinde müziğin ve fotografik gücün görünmeden canlandığı bir anlatıya dönüşmüş. Doğa ana, kadının o muhteşem sezgiselliğiyle yer yer sükûnete, yer yer sessiz bir haykırışa dönüşüyor. Maggie’nin dizelerini unutulmaz sahnelere dönüştürmüş Chloé.
Max Richter’in müziği ise filmin sanatsal bütünlüğü içinde ruhumuza dokunuyor.
Kadın ve doğa ana iç içe yüceltilirken erkeğin tutkuları ve gösteremediği acıları da öylesine güzel vurgulanmış ki, tutkunun sanat aracılığıyla acıyı nasıl dönüştürdüğü gösterilmiş.

Hamnet’i izlerken gözyaşlarımızı tutamıyoruz. Eski Türk filmlerinde sinemaya mendilsiz gidilmemesi gerektiğini annelerimiz konuşurdu. Sinema sahnesine yansıyan hayalin içinde gerçekliği öylesine yaşarız ki, sanatın en büyük gücü burada kendini gösterir. Gerçek hayatların yansımasını, hele bir kadının gözünden izlemek olağanüstüydü. Odak nokta kadındı; aşkı, acısı, sabrı, içgörüsü ve en çok da kendinden vermesiydi.
Filmdeki ilk sahne beni vurdu. Doğanın kucağında uyuyan bir kadını görüyoruz. Doğayla bütünleşmek ne şahane bir şeydir. Filmin atmosferi, ormanın derin ve gizemli güzelliği, müziğiyle adeta orada, o sahnede kalma isteği uyandırıyor. Kız uyanıyor, şahin sesiyle kolunu uzatıyor. Şahin, uzun eldivenli koluna konarak sunulanları yiyor. Genellikle erkeklerde gördüğümüz bu sahne burada bir kadında, orman büyücüsünde canlanıyor. Günümüzde de çeşitli hastalıklara ve bağışıklığa iyi gelen pelin otunu eziyor, annesinden öğrendiği gibi ilaç yapıyor; tıpkı bir şifacı, şaman kadını gibi. Jessie Buckley’in doğal güzelliği ve muhteşem oyunculuğu hemen hissediliyor.
Orman cadısının kızı Agnes, ormanın perisi gibi; ağaçlar ruhunu sarmış, şahinle bütünleşmiş. Doğayla kurduğu mistik ve gizemli bağla mutlu.
Görüntü yönetmeni Łukasz Żal, doğanın yaşayan güzelliklerinin yanı sıra içi görülemeyen karanlık ve derinliğini de, sanki gözümüz arada bir oraya kaymış gibi, gizemli bir biçimde göstererek içimizde ürperti oluşturuyor. Max Richter’in müziği ise her yanımızı saran görsellikle özdeşleşen bir güzellikte.
Babasının borçlarını ödemek için öğretmenlik yapan William ile babası John Shakespeare arasındaki ilişki baba-oğul ilişkisinden çok düşmanca işlenmiş: Borç batağındaki baba öfkesini oğlundan çıkarıp şiddete başvuruyor. Sonunda sabrı taşan oğul, babasına karşı çıkarak bir daha bunu yapmaması için onu tehdit etmek zorunda kalıyor. William, çocukluğu boyunca babasının şiddetinden ve beklentilerinden bıkmıştır. Babasının borçlarını ödemek zorunda kaldığı, onun baskısından bunaldığı bu ortamdan kaçmak ve yazma tutkusunu gerçekleştirmek arzusundadır.
Agnes ile ormanda büyülü bir ilişki yaşar. Masallardaki âşıklar gibi, ağabeyinin izniyle evlenirler.
Paul Mescal’in canlandırdığı William filmde sadece bir yazar değil; bir baba, bir oğul ve kaçış arayan bir ruhtur. Agnes kocasını anlar, orada kalmasının ona mutsuzluk verdiğini bilir ve gitmesine izin verir; zorluklara tek başına katlanarak.

Semboller bu filmde oldukça fazla. Şahinin kanat çırpışı bize umudu, o derin esrarlı çukur ise insanı hem korkutan hem de kalbin bütün acılarını içine çekecekmiş gibi hissettiren bir boşluğu simgeler. Bu sembollerin arasından sıyrılıp gelen hüzünlü atmosfer, yaprakların ve otların salınımında, gökyüzündeki şahinin müziğin temposuyla süzülüşünde hissedilir.
Baba çocuklarını çok sever, onlara tiyatro aşkını vermeye çalışır; en çok da küçük oğlunun güçlü ve cesaretli olması için onu yüreklendirir. Karısına ve çocuklarına olan sevgisi yetmez; içindeki sahne aşkı onu rahat bırakmaz. Karısı bunun farkındadır, bu huzursuzluğun kaynağını bilir.
Kadın burada çok şeydir. En büyük aşkları olan çocuklarının doğumlarında duyduğu acıları sevgiyle unutturur, kol kanat gerer. Annesinden öğrendiği ilaç hazırlama işini çocuklarına da öğretir. Eşinin mutlu olması için gitmesine izin verir, zorluklara tek başına katlanır.
Agnes; tüm kadın bilincini kendinden verecek kadar fedakâr, sezgisel, ilişkilerdeki hassasiyeti ve bağı içgüdüsel olarak hisseden biri olarak anlatılır.
Filmin asıl trajedisi ise ikizlerden kızın vebaya yakalanmasıyla başlar. Çocuklarının hastalığında her annenin hissettiği o acılı koşuşturmayı yaşatır bize. İkizler arasındaki hassas, büyüleyici ve doğaüstü bağla oğul Hamnet, ikizinin acılarını duyumsar; onun yerine kendisinin alınması için Azrail’e yalvarır. William, çocuğunun yanında olamadığı için ömür boyu sürecek bir vicdan azabıyla yaşar; yokluğunun yarattığı derin suçluluk duygusuyla.

Film, Shakespeare’in en büyük eserini oğlunun ölümünden kaynaklanan kederi sağaltmak için yazdığını öne sürer. Tiyatronun doğa kadar kuşatıcı bir sığınak olduğunu fısıldar.
Will’in nehir kenarında durup ölmeyi arzuladığı sahnede o meşhur “Olmak ya da olmamak” tiradını söyler. Sahnede heyecan içinde oyunu seyircilerle birlikte biz de izlemeye başlarız. Her sözcük Agnes’in yüreğini parçalarken biz de gözyaşlarımıza hâkim olamayız.

Oğlunun adı olan Hamnet, tarihin en büyük yas metinlerinden biri sayılan Hamlet’e dönüşerek ölümsüzleşir. Babanın bu filmdeki hüzünlü, derin ve sessiz bakışlarıyla içindeki acı bizlere yansır.
Zhao şöyle diyor:
“Hamnet’i yaparken öğrendiğim şey şu ki, kadın liderliği — ve bu sadece kadınları değil, tüm insanlardaki kadın bilincini ifade ediyor — baskınlıktan değil, karşılıklı bağımlılıktan güç alıyor. Sezgiden, ilişkilerden, topluluktan ve karşılıklı bağımlılıktan besleniyor. Bu, içinde bulunduğumuz mevcut modele uymuyor. Bunu başarmak zor ve bu hikâye için bu liderlik tarzının gerekli olduğuna güvenen insanlara sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.”
Biz de böyle bir hikâye ve yönetmen için şanslıyız.
Sanat yoluyla iyileşme… Fiziksel ölümün sanatsal ölümsüzlükle yenildiği, o sessiz çığlığın tüm dünyaya yankılandığı an.
“Konuşulmayan acı, kalbi parçalar.”
Oğul sahnede ölürken aslında Shakespeare ona şu sözü vermiş olur:
“Gerçek hayatta öldün ve seni kurtaramadım. Ama bu sahnede her gece öleceksin ve her gece yeniden hatırlanacaksın.”
İşte bu, tam olarak fiziksel ölümün sanatsal ölümsüzlükle yenildiği, o sessiz çığlığın tüm dünyaya yankılandığı ve belleğimizde unutulmaz bir iz bırakan andır.
Neslihan Üstündağ

Yorum bırakın