Kasabada bazı insanlar isimleriyle değil, hikâyeleriyle tanınır.
Onun adı pek bilinmezdi.
Ama herkes onu “Kırmızı Arabalı Kadın” diye tanırdı.
İki çocuk annesiydi.
Hayat onunla erken yaşta ciddi bir konuşma yapmıştı.
Bu yüzden hayatla kavga etmek yerine onunla çalışmayı seçmişti.
Ve bu mücadelede onun en sadık yol arkadaşı…
babadan kalma iki kapılı eski arabasıydı…
Bir zamanlar parlak kırmızıydı.
Yıllar içinde boya yer yer solmuştu.
Ama uzaktan bakınca hâlâ gururla kırmızı görünürdü.
O araba…
Her sabah aynı yerde, aynı nazı yapardı.
Kadın topuklu ayakkabılarıyla arabaya doğru yürürdü.
Asfaltın üzerinde
tak… tak… tak…
Kaputu açardı.
Akü kablosunu düzeltirdi.
Karbüratöre hafifçe vururdu.
Sonra arabaya konuşurdu:
— Haydi bakalım ihtiyar… çocukları okula götüreceğiz.
Motor önce düşünür gibi sessiz kalırdı.
Sonra homurdanırdı:
tığ… tır… tır…
Arka koltuktaki çocuklar nefesini tutardı.
Bir an sessizlik olurdu.
Sonra motor birden canlanırdı:
TRRRR!
Çocuklar zıplardı.
— Yaşasın!
Kadın direksiyona geçerdi.
Çantasından kırmızı rujunu çıkarırdı.
Dikiz aynasını kendine çevirirdi.
Dudaklarını dikkatle boyardı.
Sonra aynadan çocuklara bakardı.
Ve o küçük sabah ritüeli başlardı:
— Dudaklar kırmızı…
Çocuklar hemen devam ederdi:
— Gözlerimiz parlıyor!
Kadın son cümleyi söylerdi:
— Demek ki her şey yolunda.
Bu sadece bir oyun değildi.
Hayata verdikleri küçük bir sözdü.
Araba hafifçe titrerdi.
Sanki o da buna inanmış gibi.
Sonra üçü birlikte yola çıkardı.
Her sabah çocukları okula götürürdü.
Akşam market poşetlerini taşırdı.
Bazen de gecenin bir vakti eve dönen yorgun bir günün sessiz tanığı olurdu.
Kasaba insanları zamanla sadece kadını değil, o arabayı da tanımaya başlamıştı.
Bir akşam iş çıkışında araba yine çalışmadı.
Kadın derin bir nefes aldı.
Çantasını açtı.
Rujunu çıkardı.
Aynaya baktı.
Ve yavaşça mırıldandı:
— Dudaklar kırmızı… gözlerimiz parlıyor…
Sonra ekledi:
— Demek ki her şey yolunda.
Bu artık alışkanlıktı.
O sırada iş arkadaşları geldi.
— Biz itelim, sen çalıştır. Ama durmadan git!
Kadın başını salladı.
— Tamam.
Arabayı ittirdiler.
Motor ilk başta
tğ… tğ… tğ…
diye ses çıkardı ama sonunda çalıştı.
Kadın direksiyona geçti ve kendi kendine fısıldadı:
— Durmadan gitmeliyim… durmadan…
Kasabanın biraz dışında bir tren yolu vardı.
Kadın raylara yaklaşırken kırmızı ışık yanıp sönmeye başladı.
Sağına baktı.
Soluna baktı.
Bariyer henüz kapanmamıştı.
Tren görünmüyordu.
Ama karşısında başka bir şey vardı.
Trafik polisi.
Hem de kuralları ciddiye alan türden.
Kadın içinden geçirdi:
“Dursam araba durur, durmazsam polis durdurur.”
O düşünürken araba rayların üzerinden tıngır tıngır geçmeye başlamıştı.
Polisin düdüğü öfkeli çaldı:
CÜRT!
Kadın arabayı kenara çekti.
Polis uzun boyunu ikiye katlayıp camdan içeri baktı.
— Hanımefendi, ne yaptığınızın farkında mısınız?
Kadın gülümsedi.
— Evet.
Polis tam devam edecekken kaputtan fokur fokur ses gelmeye başladı.
Buhar yükseliyordu.
Altından su akıyordu.
Polis şaşkınlıkla baktı.
— Bu ne?
Kadın sakince cevap verdi:
— Araba kızdı.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra polis arkadaşına seslendi:
— Arabadan su getir.
Göbekli polis nefes nefese koşup geldi.
Göbeğiyle koşmak pek kolay değildi.
Kaput açıldı.
Aküye su kondu.
Polis ehliyeti kadına uzattı:
— Alın. Ama arabayı servise götürmeniz lazım.
Kadın başını salladı.
O da biliyordu.
Ama hayat bazen servise gitmeye fırsat bırakmazdı.
Polis arabanın gitmesini bekledi.
Ama araba yerinden kıpırdamadı.
Polis kaşlarını çattı.
— Ne oldu?
Kadın sakin sakin söyledi:
— İtmeniz lazım polis bey.
Polisin yüzü değişti.
Etrafa baktı.
Bariyer hâlâ kapalıydı.
Arkada araba dizilmişti.
Göbekli polis iç çekti:
— Off…
Diğeri fısıldadı:
— Dur… şu arabalar gitsin.
Birazdan tren geçti ve yol açıldı.
Polisler arabanın arkasına doğru yürüdü.
Uzun olan kollarını sıvadı.
— Haydi… bir… iki… üç!
Arabayı ittirdiler.
Tam o anda egzozdan
PAT!
diye bir ses çıktı.
Ardından kara bir duman bulutu yükseldi.
İki polis bir anda dumanın içinde kaldı.
Göbekli polis öksürmeye başladı:
— Öhö! Öhö! Bu araba kömürle mi çalışıyor?
O an kadın gülmemek için kendini zor tuttu.
Ama küçük bir ders olsun diye el frenini indirmedi.
Araba ağır ağır ilerledi.
Göbekli polisin alnından terler damlamaya başladı.
Uzun polis nefes nefese mırıldandı:
— Bu arabayı değil… resmen hayatı itiyoruz.
Kadın aynadan onlara baktı.
Bir şey söylemedi.
Sadece gülümsedi.
Sonra sessizce el frenini indirdi.
Araba birden öne fırladı.
Motor canlandı:
TRRRR!
Polisler boşluğa doğru itmeye devam edince neredeyse birbirlerinin üstüne düşüyordu.
Kadınsa camdan el sallayarak:
— Teşekkür ederim memur beyler! dedi.
Kırmızı araba, arkasında iki polis ve biraz egzoz dumanı bırakarak titreye titreye uzaklaştı.
İki gün sonra kırmızı araba yine aynı yoldan geçiyordu.
Aynı raylar.
Aynı bariyer.
Uzaktan trafik ışığı nabız gibi atıp sönüyordu.
Kadın frene basmak üzereyken tanıdık bir ses duyuldu:
Cürt!
Başını kaldırdı.
Aynı iki polis.
Ama bu sefer dur işareti yapmıyorlardı.
Biri selam veriyor, diğeri yolu gösteriyordu.
Göbekli polis bağırdı:
— Geç! Geç! Sakın durma!
Kadın gülümsedi ve gaza bastı.
Kırmızı araba rayların üzerinden tıngır tıngır geçti.
Polisler de gülüyordu.
Araba yolun sonunda küçücük bir noktaya dönüşene kadar gözleriyle onu takip ettiler.
Sonra göbekli polis başını salladı.
— Helal olsun… dedi.
Biraz düşündü, sonra ekledi:
— Bu araba değil… bu kadının inadı gidiyor.
O günden sonra kasabada yeni bir hikâye dolaşmaya başladı.
Kırmızı arabasıyla her şeye rağmen gülerek yoluna devam eden bir kadının hikâyesi.
Çünkü bazı insanlar isimleriyle değil…
hikâyeleriyle tanınır.
Kim bilir…
Bu kasabada,
bu şehirde,
bu ülkede,
bu dünyada…
kaç tane daha kırmızı arabalı kadın vardır.
Belki de çoğu, kimsenin görmediği yollarda sessizce hayatı itmeye devam ediyordur.
G. Berd

Yorum bırakın