Blank white paper sheet placed on fresh snow in a snowy field with trees in background

SESSİZLİĞİN RENGİ Beyaz

              

Beyaz, ilk bakışta sessizliktir. Gürültünün bittiği yerde başlar, sözlerin yorulduğu yerde dinlenir. Bir kış sabahı olur ve iner insanın içine. Soğuk ama berrak, uzak ve dokunmalı.

Beyaz, bazen vedanın rengidir. Ardında iz bırakmadan gidenlerin, hatıralarda soluk gölgeye dönüşenlerin. Ölümün yüzünde bile dinginlik varsa, o biraz beyazdandır.

Ama beyaz aynı zamanda başlangıçtır. Henüz kirlenmemiş sayfa, dokunulmamış bir umut, içi doldurulmayı bekleyen boşluk. İyilik, çoğu zaman sesini yükseltmez. Usulca var olur.

Soğuktur beyaz, evet ama yakmaz. Uzaklaştırır, arındırır, fazlalıkları siler. Belki de bu yüzden insan, en çok yorulduğunda beyaza sığınmak ister.

Ve belki beyaz, tüm renklerin bir araya gelip kendini unuttuğu yerdir. Beyazın içinden geçen beyaz, gözlerime sürülen unutma merhemidir. Her şeyin üstünü örten değil, her şeyi kendine çeken kocaman boşluk.

Bir kar tanesi düşer içime. Sessizliğiyle bağıran çan gibi, soğuğuyla yanan ateş gibi… Dokunsam eriyecek, dokunmasam içimde çoğalacak. Beyaz, ölümün yüzüne çektiği ince tül. Orada zaman bile ayaklarını sürüyerek yürür. Nabız, pamuk tarlasına bırakılmış gibi hafifler. Ve kalp, kendi sesini duymaktan utanır. Ama beyaz aynı zamanda başlangıç tuzağıdır. Boş sayfa gibi masum. Her kelimeyi suç ortağı yapacak kadar derin. İlk harf düşer içine ve masumiyet kirlenmeyi öğrenir.

Soğuk dediler beyaza oysa o, fazlalıkları donduran sabırdır. İçimdeki kalabalığı susturur. Geriye yalnızca en çıplak ben kalırım. Adı konmamış, rengi henüz seçilmemiş. Beyazın içinden geçerken anladım. Bazı renkler bağırarak var olur. Bazılarıysa susarak hükmeder. Beyaz Lekesi, gözün gördüğü değil, görmekten vazgeçtiğidir. Mesela içime yağan kar, sesimi susturmadı. Sesimin kelimelerini büyüttü.

Beyaz, gözün gördüğü değil, görmekten vazgeçtiğidir. İnsan bazen bakarak değil, silerek anlar. Sanki içimde görünmeyen bir oda var ve beyaz, o odayı yavaş yavaş eşyasız bırakıyor.

Beyaz, kefen değil yalnızca bir boşluk, bir unutma kuyusu. İçine düşen, önce adını kaybeder, sonra hatıralarını. Ve ben her hatırlayışta biraz daha eksilirken, beyaz benden daha fazla olmaya başladı. Leke gibi değil, hüküm gibi yayıldı.

Soğuk dediler. Oysa beyaz, yanmayı erteleyen bir sabırdı. Ateşin aceleciliğine karşı duran susuş. İçimdeki kalabalığı tek tek susturdu. Geriye yalnızca en çıplak hâlim kaldı. Adı olmayan, incinebilir ve zamana emanet…

Beyazın içinde yürümek, iz bırakmakla silinmek arasında kararsızlıktır. Her adımda biraz daha yok olur insan. Tam da o yoklukta kendine en çok yaklaşır. Ve anladım ki bazı izler, karanlıkta değil ancak beyazın ortasında görünür olur. Beyaz, sonunda neyi sakladığını değil, neyi affettiğini gösterir. Ve belki de bu yüzden, en derin yaralar en çok beyazda parlar…

Beyazın içinde bir süre kalınca anlıyor insan, aslında o yokluk değil, fazlalığın çekilip gittiği yer. Gürültünün değil, anlamın sesinin olduğu boşluk. Orada her şey daha az ama daha gerçek.

Bir süre sonra korkutmuyor da. Çünkü beyaz, unuttuklarını geri vermez. Sana onlarsız da var olabileceğini öğretir. Eksilmenin başka biçiminde tamamlanmak olduğunu fısıldar.

Ve insan en çok orada yüzleşir kendisiyle. Aynasız odada, yansımadan kendini tanımak gibi. Kaçacak renk yoktur, saklanacak gölge yoktur. Sadece sen… Ve senden benden, ondan arta kalan.

Belki de bu yüzden beyaz, son değil. Bir durak. Nefesin yavaşladığı, kalbin kendine yetiştiği eşik. Oradan geçen herkes biraz susar, biraz anlar… Ve biraz değişir. Bazı dönüşümler, en çok görünmediğinde gerçekleşir…

                                                                                                            Burcu Türker

Snow-covered flat landscape with cloudy sky overhead
An expansive snow-covered terrain under a cloudy sky

Yorum bırakın