O sabah, mutfaktaki kızarmış ekmek kokusuyla başlamıştı her şey. On yaşındaki bir çocuk için dünyanın en temiz, en iştah kabartıcı kokusuydu bu.
Masanın üzerindeki yeni defterlerin kapakları henüz kaplanmış, uçları kırılmamıştı; sayfaları ise tek bir noktanın bile lekelemediği birer kar beyazıydı.
Annesi mutfaktan seslendi:
“Hadi kızım, kenar süslerini bitir de kahvaltıya gel!”
En sevdiği kırmızı kalemini çıkardı. Cetveli, sayfanın sol kenarına milimetrik bir hesapla yerleştirdi. Nefesini tuttu; sanki nefes alsa o bembeyaz sayfa incinecek, büyü bozulacaktı. Kırmızı kalem kâğıda değdiğinde çıkan o hafif sürtünme sesi, dünyadaki tüm gürültüleri bastırıyordu. Yukarıdan aşağıya, kesintisiz bir çizgi… Sonra yanına minik minik noktalar, çizgiler ve birkaç zikzak… Defterin kenarı artık sadece bir kâğıt parçası değil, çocuğun kendi elleriyle kurduğu o güvenli dünyanın kale duvarıydı. Bir an önce arkadaşlarına göstermeliydi.
Okul yolu, her gün ilk gün gibiydi. Yeni ayakkabıların gıcırtısı ve sırtındaki çantanın ağırlığıyla okulun bahçesine adım attı. Sınıfa girdiğinde güneş ışığı sıraların üzerine düşüyor, tahtada henüz yazılmamış bir günün sessizliği öylece duruyordu. Sırasına yerleşti. Defterini açtı. O kırmızı süslü sayfa, umutla ona bakıyordu. Sayfayı herkes görsün istiyordu.
Öğretmen içeri girdiğinde tahtaya “Yeni Bir Başlangıç” yazdı. Çocuk kalemini eline aldı, ilk cümlesini yazmak için o beyaz boşluğa odaklandı. İşte tam o anda, o ses duyuldu.
Bahçedeki kuşların cıvıltısını, uzaktaki araba gürültülerini ve sınıftaki o huzurlu havayı tek bir bıçak darbesi gibi kesen, metalik ve soğuk bir gürültü… Önce bir sessizlik oldu. Zamanın durduğu, toz zerrelerinin havada asılı kaldığı o sonsuz saniye… Sonra çığlıklar başladı. Pencereyi açanlar, aşağı atlayanlar…
Öğretmen, “Masaların altına!” diye bağırdığında, çocuk defterini kapatamadı bile. Kırmızı kaleminin elinden düşerken çıkardığı o tiz sesi duydu. Başı defterin üzerindeydi; o kırmızı kalemle yaptığı süsü şimdi daha yakından görüyordu.
Garip bir şey oluyordu. Kendi elleriyle, özenle çizdiği o kırmızı kenar süsü hareketlenmişti sanki. Sol kenardaki o ince çizgi, yavaşça genişliyor, sayfanın ortasındaki o uçsuz bucaksız beyazlığa doğru akıyordu. Ama bu seferki kırmızı, kaleminin ucundan çıkan o parlak renge benzemiyordu. Daha koyuydu. Daha sıcaktı. Ve kâğıdı, kalemden çok daha hızlı boyuyordu.
Dışarıdaki gürültüler yavaş yavaş uzaklaştı. Okulun koridorları, daha önce hiç tanık olmadığı kadar ağır bir sessizliğe gömüldü. Rüzgâr, kırık camdan içeri süzülüp yerdeki tozları havalandırdı. Gözleri yarı açık, o son beyaz parçanın da kırmızıya boyanışını izliyordu.
Yıllarca okulun açıldığı her gün bir ritüel gibi tekrarlanan o “ilk sayfa”, bu kez tek bir satır yazı yazılmadan dolmuştu. Sayfalar kanla ağırlaşmış, defter bir daha hiç kapanmayacak şekilde kalakalmıştı.
Okulun ilk günüydü, her günü gibi. Beyaz sayfalar açılmıştı. Ve o sayfaları süsleyen tek şey, artık bir çocuğun hayalleri değil; o sessiz, durdurulamaz kırmızılıktı.

Yorum bırakın