Gothic woman with black dress and heavy boots sitting on ledge of crumbling building

Beyaz Gelinlik

Elif cansızdı, bıkkındı, isteksizdi. Şöyle bir baktı anası.

-Ne oldu hasta mısın?

Zor duyulur bir sesle konuştu Elif.

-Yoo… Yok bişey.

-Hadi tut da kaldıralım şunu. Daha çok iş var.

– …

-Çay olmuştur ana.

Hızlı ve alışık hareketlerle peşkir serildi, üzerine siniler yerleşti, ekmekler bölündü, çaylar kondu ince belli bardaklara. Bağdaş kurup dinlenildi bir süre. Anne göz ucuyla süzüyordu Elifi.

“Kızlar da şimilerde pek huysuz oldular. Her şeye bilgiçlik taslıyolar. Bizim zamanımızda böyle miydi anam, büyüklerimiz ne derse o olurdu. Şöyle bi yan gözle baksak, öldürürlerdi alimallah. Anamızın bir kaş göz işareti bize yeterdi. Şuna bak. Günlerdir yüzünden düşen bin parça. Babası anlamasın diye uğraşıyorum, kızın umuru değil. Tutturmuş bu adama varmam diye…”

-Elif kız, akşam görücüye gelecekler. Böyle görmesinler seni, git biraz uyu da yüzüne renk gelsin. Bi tatsızlık olursa baban canımıza okur.

-İstemiyorum dedim ana. Gönlüm yok benim.

-Niye kız? Adamın malı mülkü var. Üstelik sana ayrı ev açıyor. Babanla anlaşmışlar zaten. Bitti bu iş.

-İstemiyorum ana.

-Ne bu halin kız? Büyüdün de bize kafa mı tutuyon? Gelinlik çağa geldin. Evde mi kalacan?

-Ben okuycam ana.

-Ne demek okuycam? Okuycan da başın göğe mi erecek? Yeni adetler çıkarma başımıza.

-Ben köyden gidecem ana.

-Nereye gidecen kız başına? Orospu mu olacan?

-Ben okuycam ana. Öğretmenim bana okul bulacak.

Annesinin gözlerine pırıl pırıl baktı, ama o gözlerini kaçırdı. Anladı Elif, başını öne eğdi.

-Baban öldürür seni. Dur bakalım bu akşam geçsin de babana kendin anlatırsın.

Şu öğretmen de dert olmuştu başlarına. Kızını ne idüğü belirsiz yerlere inin cinin arasına göndermeyecekti. Köydekilerin de eğlencesi olmayacaktı bu yaştan sonra. Bu kız kocasıyla arasını açacaktı bu inatla. Bir yanda kızı, bir yanda kocası…

-Bak kızım, kısmet ayağına geldi. Okul mokul boş şeyler bunlar. Bizim zamanımızda okul mu vardı…

Elif daldı gitti… Konuşmalar kulaklarında çınlıyordu. Nereden çıkmıştı bu görücü hikayesi… Elifin yılları vardı önünde. Okuyacaktı. Öğretmen olacaktı, köydeki çocuklara öğretecekti bildiklerini. Kadınlara yol açacaktı. Işık olacaktı. Erkekler ona saygı duyacak, fikrini soracak, köye gelen okumuş insanlarla onu konuşturacak, belki de şehirdekiler gibi bir sevdiği olacak ve mutlu yaşayacaktı…

Ama nasıl yapacaktı bunları, bilmiyordu. Öğretmeni ona yardım edecekti. Sınava girecekti, kazanırsa devlet onu okutacaktı. Gülümsedi Elif. Öğretmeni az kişiye bahsetmişti bundan. Ama çalışmalıydı. Kitapları olmalı, gizli bir köşesi olmalıydı. Tarlada bahçede daha az çalışmalı, birazcık destek görmeliydi.  Annesi yetişemiyordu beş kişinin yemesi içmesi, çamaşırı, bulaşığına. Erkek kardeşleri kaygısızca koşup oynuyor, tüm işler Elif’den bekleniyordu. İşi zordu. Evlendiğinde evden bir boğaz eksilecekti ama anasının bir yardımcısı da gitmiş olacaktı.

Usulca kalktı, kapıyı kapattı, boş gözlerle avluya baktı. İncir ağacının altındaki iskemleye bıraktı kendini. Canı sıkkındı. Çaresizlik, yorgunluk, uykusuzluk, bıkkınlık içinde eline bir dal parçası aldı. Toprağa öylesine resimler çizmeye başladı. Dalgın gözlerinde bir ışık yanıp söndü.

Başka bir dünyaya gidecekti Elif.

Belki o dünyada özgür olacaktı, kendisi olacaktı. Kendi duyguları, kendi beyni, kendi elleri ayakları, kendi gülümsemesi olacaktı. Kalbi kendi istediği için, kendi seçtiği birisi için çarpacaktı. Çocuklarına kendi istediği adı koyacak, onları kendi seçtiği zamanlarda uyutacak ve kendi elleriyle yaptığı yemeklerle büyütecekti.  Sonra kocasının elini tutabilecekti belki, yanlarında kimse olmadan, büyüklere aldırmadan. İstediği entariyi rahat rahat giyinip salınıvercekti iki yanı ağaçlıklı yollarda. Kimse görmeyecekti. Kimse görmeyecekti…  Kadınlar kendi aralarında fısıldaşıp arkasından anlamlı anlamlı bakmayacaklardı. Kendisi olacaktı. Kim ne derse desindi

Aslında, bu yolculuğa çıkmayı çok uzun düşünmüştü. Çocuklukla genç kızlık arasına sıkışıp kaldığı o yaşlarda, çocuksu neşesiyle koşup oynarken, arkadaşlarıyla gülüşürken de hep bu vardı aklında. Herkes ne derse desindi. Sonra bir gün, uzaktan kendisine baktığını hissettiği iki göz vardı ya, bir anlığına arkasına döndüğünde yakaladığı, kıvılcımlar saçan bir çift göz…  Şöyle aşağıdan yukarıya kendisini süzdüğünü fark edip, gözlerini kaçırmıştı. Hemen işine dönmüş, ama o bir çift gözü aklından çıkaramıştı.

Konuşamamışlardı, el ele tutuşamamışlardı. Gülümsemişlerdi bir kez birbirlerine, Elifin bebek yanakları pespembe olmuştu, o gözlerin sahibi de başını öne eğmişti. Gerisi gelmemişti. Aklından çıkaramamıştı. Başkası da olmamıştı.

Ağaç dalı bir kalp çizdi. Ortasından bir ok geçti. Üzerine E harfi yazıldı. Yanında başka harf yoktu. Başını kaldırıp göğe baktı Elif. Bulutlar hızlı hızlı geçiyordu. Pamuk gibi beyaz bulutlarla masmavi gökyüzünün karşıtlığına daldı Elif. Sonra kırlangıç sürüleri geçti çığlıklar atarak. Uzaktan bir ezan sesi geldi, at arabalarının koşum takımları, nal sesleri, sokak kapısının açılıp kapanması…

-Kız Elif, git de su getir bana.

Babasının sesiyle irkildi. Hemen kalktı, içeriye gitti. Bir bardak suyla geldi. Babası ağzını şapırdatarak içti. Elinin tersiyle ağzını sildi. Güneşten kavrulmuş zayıf yüzündeki kısık gözleriyle baktı Elife. Soran bakışlar, dediği dedik, itiraz dinlemeyen bakışlar.

-Akşam muhtarın kaynı da geliyo. Ona göre hazırlığınızı yapın. Beni zora sokmayın.

Elif bir şey söyleyemedi. Arkasını döndü, tekrar eve girdi. Yukarı kata çıktı. Çeyiz sandığını açtı. Beyaz bir giysi çıkardı sandıktan. Gelin beyazı. Çeyizindeki işlemelere baktı dalgın gözlerle. Kenarları oyalı, işlemeli örtüler, yazmalar, peçeteler, sabunluklar, yastık kılıfları… Bir iki çocukluk resmini buldu, örgülü saçları havada salınan, ellerini yana açmış, koşarken… Bir başkası da anne ve babasıyla bayramlıklarını giymiş fotoğrafçıda poz vermişken. Odaya baktı. Duvarlardaki açık mavi kireç rengine, tavanın ortasından sarkan lambaya, sedirlere dayanmış sert dikdörtgen yastıklara, tahta pencerelerdeki kısa perdelere ve aradan sızan gün ışığına… Kurmalı metal saatin tik taklarını dinledi uzun uzun. Sonra saçlarını omuzlarına saldı, sırları dökülmüş küçük aynadaki yüzüne baktı bir süre, beyaz elbiseyi giydi, sedire uzandı, gözlerini kapadı. Kendisine bakan kıvılcımlı gözler geçti düşünden, öğretmeninin kalem tutan zarif parmakları ve kendisine gülen yüzü, annesinin korkulu ve hüzünlü yüzü, kardeşlerinin gülen yüzleri ve incecik bacaklarıyla koşuşturmaları, sonra yine o kıvılcımlı gözler…

Güneş yüksekliğini kaybetmeye yüz tutmuş, pencereden gelen serinlik artmış, sokak lambaları yanmaya başlamıştı. Yavaşça kalkıp balkona çıktı. Annesi aşağıda evi toplamakla uğraşıyordu. Sessizce, aceleyle. Balkondan aşağıya baktı. İncir ağacının altına çizdiği kalbi aradı gözleri. Dışarıdaki havayı içine çekti, karşı bahçedeki ağaçlara bir çift kumru konup tekrar havalandılar. Bir köpek havladı uzakta. Sonra kapının zilini duydu. Babası kapıyı açtı, kadınlı erkekli, ellerinde kurdelelere sarılı paketler olan grubu buyur etti. Gelenlere şöyle bir baktı Elif, ruhsuzca, umutsuzca, sıkıcı bir filmi izler gibi yabancılaşmış…

Kendini boşluğa bıraktı.

Füsun Uzunoğlu

Yorum bırakın