Cross-section illustration of Istanbul showing Bosphorus Strait, historic landmarks, bridges, street tram, ferry, metro tunnels, and underground stations

İstanbul’da Toplu Taşıma mı dediniz?

Photo by Yusuf sinan on Pexels.com

Istanbul gibi bir metropolde bir yerden bir yere gitmek diyince… Önce bir duruyorsun. Sonra oturup düşünüyorsun, Google maps’i açıyorsun. Bulunduğun yer neresi, neyle gidiyorsun, kaç çeşit yol var, hepsini inceliyorsun, sana en yakını, en sık vasıta olanı, en hesaplı olanı, ulaşma süresi, tek tek bakıyorsun, aklına yatan bir yöntem bulursan, çıkıyorsun yola. Çünkü ulaşım şekilleri, saatleri, yeni yapılan yollar, değişen güzergahlar, her seferinde toplu taşıma hafızanı silmiş oluyor. Eğer her gün aynı yolu gitmeyen ya da fazla toplu taşıma kullanmayan biriysen durum budur.

Buluşmak daha zor. Trafik tıkanır, yorgunsundur, ayakta gidemezsin, 10 dakika geç çıktığın için bir şeyleri kaçırmışsındır, yarım saat sarkar. Sıkışıklıktan binememişsindir. Senin bindiğin metro, otobüs, tren her neyse arızalanmıştır, ya da başka bir şey olduğundan seferler iptal edilmiştir. Devlet büyüklerimizden biri geçeceği için yollar kapatılmıştır, polis kontrolleri artmıştır. Yeni yapılan Marmaray’ı su basmış, sen de arabanın içinde mahsur kalmışsındır. Buluşamadığın da olabilir demeye getiriyorum.

Böyle bir giriş yapmak istemesem de toplu taşıma denildiğinde ilk aklıma gelenler bunlar. Yollarda yapılan kazılar, istiap haddini aşmış şehirde araba kullanmak zorunda olan insanların çift sıra parkları, dar sokaklar, inşaatların çektiği bariyerler, kazılmış ve bozulmuş yollar tümüyle konu dışında olsa da bazı kez toplu taşıma kullanmıyor olmanın bedelini de düşündürüyor bize. Hele bir de yaşlıysanız, sakatsanız, hastaysanız…

Diyelim bir şekilde başardınız ve metrobüse veya otobüse kapağı attınız. Kendisine ayrılmış özel yoldan virajlara girişinde savrulmamak için sağlam duracaksınız. Çocuğunu karşı koltuğa oturtmuş, kucağına alıp size yer vermeyen başörtülü bacımıza ya da cep telefonunun içine gömülmüş oyun oynayan, film izleyen, bıyıkları yeni terlemiş dövmeli delikanlıya sinir olmayacaksınız. Allahtan şu anda bu vasıtalarda sigara içmek kimsenin aklına gelmiyor. Yoksa ona da katlanacaktınız, çünkü günümüzde uyarı yaptığınızda dayak yiyebilirsiniz. Durakları da kaçırmadınız, gideceğiniz yerde inmeyi başardınız.

Şimdi de metro ya da Marmaray’a aktarma yapacaksınız. Yaşınız 65 üzeriyse “ücretsiz” yazısını büyük bir mutlulukla gördünüz ve yürüyüp geçtiniz. Çıkışta fark ücretini geri almanıza da gerek yok. Bu arada turnikenin üzerine çıkmış gelen geçeni kontrol eden kabarık tüylü gri-beyaz kediyi okşamayı da ihmal etmediniz. Yine yer vermeme, görmezden gelme gibi olmazsa olmazlara aldırmadan, kısa sürede gideceğiniz yere varmanın tadını çıkarıyorsunuz. Hatta küçük ekranlarda tekrar tekrar gösterilen tüketimi özendiren reklamlara bile göz attığınız oluyor. İnsanlar artık bavul, çanta gibi kalabalıklarını kenara çekmeye, ortalara doğru ilerlemeye alışmışlar. Fakat istasyonlarda inip binen, dilenen, yardım veya bağış toplayan, volümlü bir sesle reklam yapanlar birer birer geliyor. Bu gelenlere tek tük para verenler oluyor. Müzik yapanlar da oluyor içlerinde. Bunlar daha farklı gençler. Çoğu eğitimli. Yine de küçük bir alanda her kulağa hitap etmeyen müzik… Bilmem ki…

Müzik demişken: Metroların girişlerinde ve vapurlarda çok kaliteli müzik yapan gençler var. Özellikle Üsküdar-Çekmeköy hattında ve Beşiktaş vapurunda. Belki gün içinde başka yerlere de gidiyorlardır fakat benim anılarım buralarda. Tek başına ya da küçük bir grupla bir peronun bir köşesinde hafif batı müziği ya da nostaljik Türkçe pop şarkıları çalıyorlar. Kalabalık perona ayak bastığınızda farklı bir dünya çıkıyor karşınıza. Yurt dışındaki metrolarda çok sık görmüş olduğum bir güzellik. Sizi alıp götürüyor.

Marmaray’la olan sessiz savaşım bu sıralarda bitti. Evime çok yakın olan Marmaray’ı hem Avrupa yakasına hem de Bağdat Caddesi’ne giderken çok sık kullanıyorum. Teknik sorunlara aldırmadan erken açılması, ilk yapıldığında sık sık oluşan aksaklıklar ve lanse ediliş tarzı nedeniyle tepkimi çekmişti. Yeniliğe karşı olmasam da iyi plan ve program yapılmadan tedbirsizce hayata geçirilen projelere karşıyım. Bu da onlardan biriydi. Politik nedenle zorlanan bir proje gibi gelmişti bana. Ayrıca İstanbul’un güzelim vapurları, elektrikli raylı sistemler neden desteklenmiyordu? Dünya’nın her tarafında, harika nostaljisi bir yana, toplu taşımayı rahatlatan tramvaylar neden kaldırılmıştı? Geçmişle olan bu savaşımız niyeydi? Çocukluğum Üsküdar-Çamlıca, Üsküdar-Kadıköy tramvaylarında geçmişti. Vatmanın tramvayı yavaşlatması, raylardan geçerken ve kalkarken oluşan hafif sarsıntı, o çıngıraklı ses, gidiş yönüne doğru çevrilebilen kırmızı deri sandalyeler ve yukarıda sallanan deri tutacaklar, inip binen eski İstanbul insanları gözümün önünde bütün canlılığıyla duruyor. Ya İstiklal caddesi? Sembol olmuş tramvayı? Ara Güler’in fotoğraflarında yaşayan İstanbul efsanesi. Onsuz yıllar geçti. Sonunda o da Moda tramvayı da tekrar raylarına ve yolcularına kavuştu. Ama onların düşüncesizce kaldırıldığı dönem çocukluğumdan çalınmış bir dönemdi.

Gençliğimin bir başka yıldızı da Boğaz vapurlarıydı. O kuğu gibi tasarımları, Martının gagasını sembolize eden bacadaki sarı şerit, kaptanın köşkünden başını uzatıp iskeleye bakışı, halatların atılması, iskelenin sürülmesi, telaşla inip binenler ve kalkış düdüğü… Hayranlıkla seyrederdim vapurları. Hele gökyüzü laciverte döndüğünde uzaktan ışıkları yandığı zaman, ışıkları sulara vurduğu zaman… Benim oyuncaklarımdı. Sonra Boğaz vapurları için bir yarışma yapıldı. Hemen oyladım. O eski kuğu gibi tasarıma hayrandım. Fakat hiçbir estetiği olmayan, geçmişe özensiz, neden seçildiğini anlayamadığım yeni vapurlar geldi. Üstüne üstlük Mavi Marmara diye bir şey çıkardılar. Motorlarla olan taşımaya, güzelim Boğaz vapurlarını feda ettiler. Eskinin halk otobüsleri gibi. Her tarafı dökülen otobüslerle güya daha ucuza taşımacılık yapmak için İETT’ye rakip çıkardıkları gibi. Bu Mavi Marmara da deniz yollarına rakipti. Bir vapurun zarafeti, şıklığı, rahatlığı, gelenekselliği, oturmuş işletmecilik anlayışı, güzelim iskeleleri, birilerine dokundu mu nedir. Bazı iskeleler kapandı. Vapur seferleri azaltıldı. Günümüzde Vapurlarımız ve iskelelerimiz daha fazla değer görse de tüm bu olup bitenler, zevksizlik, derme çatma iskeleler ve devletin kendi kurumlarını sabote etme alışkanlığı içimi acıtıyor. İstanbul gibi Dünya mirası bir şehirde tek çivi bile çakılırken düşünülmesi, geleceğe izdüşüm yapılması gerekirken…

Önce insan ve önce İstanbul demiyorsak, toplu taşıma her zaman sorun olacak. İstanbul’lu dediğinizde İstanbul’u sahiplenmiş, sevdalanmış, en az 10 yıldır şehirde yaşayan insanlara mı hizmet ediyorsunuz, yoksa göç etmek zorunda kalmış fakat bu metropolün kültürünü benimsememiş insanlara mı? Nerelisin dediğinde İstanbul’luyum diyemeyenlere mi? İstanbul’a olan göçü engelleyemiyorsanız toplu taşıma da çözülmez, konut sorunu da. Yazık ki gerçek İstanbul halkının sahipsizliği ve kozmopolitlik, yerlileri şehri terk etmeye zorluyor. Mozaik güzeldir. Karşı değilim. Ama mozaik kültürsüzlükten, kimliksizlikten ve şehrin tarihsel varlığına düşmanlığa varan saygısızlıktan oluşuyorsa, İstanbul’a yazık.

Tüm bunları bir kenara koyuyor olsak da toplu taşımanın ülkeye kazandıracağı artı değer ve insana kazandıracağı zaman her şeyin önünde olmalı diyorum. Çünkü zaman, çarkları arasında öğütüyor insanları. Bizler yıllarca nereye hangi saatte gidebileceğimizi söyleyemeden yaşadık. Şu anda Metro ağları ve onlara bağlı Marmaray hattı bize bu lüksü kazandırdı.  Yine de Aklım Paris metrosuna, Lizbon metrosuna ve hatta görmeyi çok istediğim Moskova metrosuna gidiyor. Buralarda metroya bindiğiniz yerler, içindeki sanatsal tasarımlar, aydınlatması, işleyişi, çıktığınız alanlar o kadar iyi tasarlanmış ki… En büyük hayalim insanlarımızın yalnız ekmek parası için çalışmamaları. Her şeyin iyisini hak ettiklerini düşünmeleri, talep etmeleri, gerçek sanata ve okumaya ayırabilecek zamanlarının olması. Bu ütopya şu anda dünyanın birçok yerinde görünür olmasa da bunu hayal etme özgürlüğüm var. Ben de ediyorum.

Toplu taşıma dediğinizde Taksiler ve minibüsler de şehrin simgesel gerçekleri arasında. O eski tip şık tasarımlı dört ya da altı kişilik, orta sırası portatif koltuklu olan havalı dolmuşlar; Ford, Chevrolet, De Sotolar ortadan kalkalı çok oldu. Çünkü antika oldular. Araba koleksiyonu yapan zenginlerin garajlarında, elden geçmiş, pırıl pırıl duruyorlar. Şimdi sarı-siyah damalı taksiler var. Turkuaz taksi saltanatı geçici oldu. Ama İstanbul’un taksileri artık eski bakımlı taksiler ya da dolmuşlar değil. Şoförleri de eski şoförler değil. Şoför Nebahat gibi eski filmlerde yaşayan taksicilik raconu yerini çoktan bakımsız, eski arabalarla trafiğe çıkan, patronlara kucakla para borçlu olan, İstanbul trafiğinde yorgun ve gergin şoförlere bıraktı. Üstelik taksi bulamıyorsunuz. Birçok taksi durağı kapandı. Yani önemli bir işiniz olduğunda, ya da arabanızı çıkaramadığınzda, karda yağmurda taksi rahatlığını unutun.

Minibüslerse, bizim kimlik kartımız. Yolda bir hizaya gelip para bozan, sigara değiş tokuş eden, ya da yolcu çaldığı için birbirine kızan şoförlerimiz, onların ön ve arka camlarına yapıştırdıkları yazılar, el örgüsü ya da peluş örtüleri, cama yapışmış maşallahları, bozuk para kapları, bir yandan minibüsü kullanırken bir yandan da içerideki yolcuları düzene koyup para toplamaları, tam bir fenomen. Telefonda sürekli konuşmak ve müzikler de tamam. Bir de ani frenler, sollamalar, bir durakta yolcu almak için durup beklemeler, kırmızıda geçip yeşilde durmalar… Kendisi de şoför olan bir yolcu için zor bir durum. Yine de boş bir minibüse binip oturduysanız keyifli olabiliyor. Cep telefonunuzla ya da kitabınızla rahatça ilgilenebilirsiniz. Peki yolcular? Çok geniş bir yelpazeye dağılmış olabiliyorlar. Bazı hatlarda çoğu yorgun, bezgin, çalışan ya da hastaneye ulaşması gereken insanlar. Yaşlı insanlar. Öğrenciler. Başka alternatifi olmayan insanlar. Uzak yerlere erkenden işe giden, geç saatlerde dönen insanlar. Bazı semtlerde ise o bölgelerin daha varlıklı ve eğitimli insanlarının bindiği dolmuşlar.  Minibüsler kimlik kartı gibi dedim ya. Şoförün de yolcunun da, semtin de sosyoekonomik düzeyini rahatça okuyabilirsiniz. Özetle: teknolojik açıdan yenilenmiş minibüsler yetmiyor. İnsanların kafa yapısının da yenilenmesi lazım.

Bir metropolün toplu taşımasından sayısız öykü olur, roman olur. Yazdıklarım yalnızca kendi yaşantımdan ve düşüncelerimden tarihe not düşmek diyelim. İstanbul’un, o güzel çileli şehrin gönlümdeki yeri ne olursa olsun daha da derinleşiyor. Onun gözyaşlarını engelleyememiş olmak da içimdeki isyanı büyütüyor.

Füsun Uzunoğlu

Yorum bırakın