Arada Bir Yerde: Jhumpa Lahiri’nin Hayatı, Dili ve İki Öyküsü

Jhumpa Lahiri öykülerinde iki kültür arasında parçalanmış ruhların sessiz çığlıklarını, söylenmemiş sözlerin ağırlığını, bir fincan çayın soğumasına sığdırılmış koca bir hayatı bulursunuz. Onu okumak, bir göçmen olmanın ne demek olduğunu anlamak kadar, kendi evinizde bile yabancı kalabileceğinizi hatırlamaktır.


Kökler – Bir Göçmen Kızının Doğuşu

Londra’da Bir Doğum, Bengal’de Bir Ruh

Jhumpa Lahiri, aslında Nilanjana Sudeshna Lahiri. 11 Temmuz 1967’de Londra’da doğuyor. Ama asıl kökleri Hindistan’ın Bengal bölgesine uzanıyor. Annesi ve babası Bengalli göçmenler. Babası bir kütüphaneci, annesi ise ev hanımı. Bu iki meslek, Lahiri’nin hayatında çok önemli bir yere sahip olacak: babası sayesinde kitaplarla iç içe büyüyecek, annesi sayesinde ise Bengal kültürünü, dilini, masallarını, yemeklerini ve geleneklerini derinden tanıyacak.

Aile, Lahiri üç yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri’ne göç ediyor. Rhode Island’a, South Kingstown’a yerleşiyorlar. O yıllar, 1970’lerin başı. Amerika’da Hintli bir aile olmak, bugüne göre çok daha zor. Komşular merakla bakıyor, okulda arkadaşları Bengalce konuştuğu için dalga geçiyor. Ama Lahiri’nin ailesi, kültürlerini yaşatmaya kararlı. Evde sadece Bengalce konuşuluyor. Anneleri, küçük Jhumpa’ya Bengalce masallar anlatıyor, Tagore’un şiirlerini fısıldıyor. Bayramlarda geleneksel yemekler yapılıyor, dualar okunuyor.

İki Dil, İki Dünya

Lahiri, bu evde Bengalce konuşarak büyüyor. Ama okula gittiğinde, arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle, sokakta, televizyonda – her yerde İngilizce konuşmak zorunda. Bu, küçük bir kız için büyük bir şizofreni yaratıyor aslında. Evde o, “Bengalli bir kız”. Okulda ise “Amerikalı bir öğrenci”. Ama tam olarak ne biri, ne diğeri. Hep bir “aradalık” hali.

Yıllar sonra bir röportajında şöyle diyecek: “Ben iki dille büyüdüm. Ama hiçbirinde tamamen evimde hissetmedim. Bengalce benim annemin dili, sevginin, yemeğin, evin dili. Ama okuma yazma dilim değil. İngilizce ise benim dış dünyayla iletişim dilim, ama kalbimin dili değil.” İşte bu çatışma, onun yazarlığının kalbinde yer alacak. Çünkü Lahiri, dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda bir kimlik, bir aidiyet, bir ev olduğunu çok erken yaşta keşfetti.

Annesiyle Bengalce konuşurken rahat ve güvendedir. Ama İngilizceye geçtiğinde, sanki başka bir kişiye dönüşür. Bu dönüşüm, onu derinden etkiler. Daha sonra İtalyanca öğrenmeye başladığında, aslında bu ikili çatışmanın dışında, tamamen kendine ait yeni bir dil evreni yaratmak istediğini fark edeceğiz.


Dil ile Aşk, Nefret ve Kaçış

İngilizce: Kurtuluş mu, Kayıp mı?

Lahiri, İngilizceyi bir kurtuluş olarak da görür, bir kayıp olarak da. Bir yandan İngilizce sayesinde Amerika’da tutunabilmiş, eğitimini yapabilmiş, yazarlık kariyerini inşa edebilmiştir. Ödülleri İngilizce yazdığı için almıştır. Ama diğer yandan İngilizceyi kullandıkça, annesinden, anadilinden, o ilk evinden uzaklaştığını hisseder.

Bir yazısında şöyle anlatır: “İngilizce konuşmaya başladığımda, annemin bana anlattığı masalların büyüsü kayboldu. O masalların içinde geçen kelimelerin Bengalce’deki sesi, İngilizce’de tam karşılık bulmuyordu. Mesela ‘shonar’ kelimesi, sadece ‘altın’ demek değildir. Aynı zamanda parlak, değerli, ışıltılı, sevgili, kıymetli anlamları da vardır. İngilizce’de ‘golden’ dediğinizde, bu zenginlik kaybolur.” İşte Lahiri, bu kaybı hep içinde taşımıştır. Bu yüzden onun İngilizce’si, son derece sade, duru, ama bir o kadar da yüklüdür. Her kelimenin altında, Bengalce’nin sıcaklığını, çok katmanlı anlamlarını hissederiz.

İtalyanca: Üçüncü Bir Dil, Yeni Bir Ev

Ve sonra, beklenmedik bir şey olur. Lahiri, bir gün İtalyanca öğrenmeye karar verir. Hatta öyle bir tutkuyla bağlanır ki bu dile, bir süre sonra sadece İtalyanca okumaya, sonra İtalyanca yazmaya başlar. 2015’te yayınladığı “In Other Words” (Başka Sözler) adlı kitabı, bu dil yolculuğunun bir ürünüdür. Kitap, yarı anı, yarı deneme, yarı itiraf gibidir. Ve kitabın orijinal dili İngilizce değil, İtalyancadır. Kendisi çevirmiştir daha sonra İngilizceye.

Bu kitapta, neden İngilizceyi bırakıp İtalyanca yazmaya karar verdiğini anlatır. Şöyle der: “İngilizce benim üvey annem. Onu seviyorum, saygı duyuyorum, ama o bana ait değil. Onunla aramda hep bir mesafe var. Bengalce ise öz annem. Onu çok seviyorum, ama ona yabancılaştım. Artık o dilde yazamıyorum. İtalyanca ise benim gizli aşkım. Onunla birlikte olmak için her şeyi riske attım. Ve onunla birlikteyken kendimi özgür hissediyorum.”

İtalyancayı seçmesinin bir başka nedeni daha var: O dilde, bir göçmen değildir. Herkes gibi yeni öğrenen biridir. Hata yapabilir, çocuk gibi konuşabilir, ama bu onu rahatsız etmez. Tam tersine, bu ‘acemilik’ hali ona bir tür masumiyet, bir tür özgürlük verir. Çünkü İtalyanca’da, İngilizce’deki gibi bir edebi mirasın, bir Pulitzer’in, bir beklentinin altında ezilmez. Sıfırdan başlar.

Bu dil macerası, onun yazarlığını da dönüştürür. İtalyanca yazdığı öyküler daha kısa, daha öz, daha şiirseldir. Sanki kelimelerle yeniden dans etmeyi öğreniyordur. Bazı eleştirmenler bu dönüşümü “yazarın kendi dilini terk etmesi” olarak görüp eleştirse de, Lahiri ısrarla devam eder. Çünkü ona göre yazmak, sadece anlatmak değil, aynı zamanda kendini arayıştır. Ve bu arayış, bazen en beklenmedik dillerde, en beklenmedik kelimelerde saklıdır.


Eğitim ve Akademik Derinlik

Lahiri sadece bir yazar değil, aynı zamanda bir akademisyendir. Liseyi bitirdikten sonra New York’taki Barnard College’da İngiliz Edebiyatı okur. Ardından Boston Üniversitesi’ne geçer. Burada üç farklı alanda yüksek lisans ve doktora yapar: İngiliz Edebiyatı, Karşılaştırmalı Edebiyat ve Rönesans Çalışmaları.

Özellikle Rönesans Çalışmaları’nın onun yazarlığına büyük etkisi olmuştur. Rönesans sanatı, simetriyi, dengeyi, her şeyin yerli yerinde durmasını sever. Lahiri’nin öykülerinde de bu simetriyi, bu dengeyi bulursunuz. Bir cümle, bir paragraf, bir sahne – her şey öylesine özenle yerleştirilmiştir ki, fazla bir kelime bulamazsınız, eksik bir kelime de. Bu, akademik disiplinin yazıya yansımasıdır.

Doktora tezini yazarken aynı zamanda öyküler de yazmaya başlar. İlk öyküsü “Interpreter of Maladies”i, bir doktora seminerinde tamamlar. Hocasına gösterdiğinde, hocası “Bu bir öykü değil, bu bir başyapıt” der. Ve haklı çıkar. Bu öykü, aynı isimli kitabına adını verecek ve kitap Pulitzer kazanacaktır.


Eserlerine Genel Bir Bakış

Interpreter of Maladies (1999) – Dert Yorımcusu

Bu, Lahiri’nin ilk kitabıdır. Dokuz öyküden oluşur. Her biri farklı bir Hint-Amerikan deneyimini anlatır. Ama anlattığı şey, sadece Hintlilere özgü değildir; her göçmenin, her ‘arada kalmış’ insanın hikayesidir.

Kitap yayınlandığında büyük yankı uyandırır. Çünkü kimse, ilk kez yayın yapan bir yazardan bu kadar olgunlukta, bu kadar derinlikte öyküler beklemiyordur. Aynı yıl hem PEN/Hemingway Ödülü’nü hem de Pulitzer Ödülü’nü kazanır. Pulitzer’i bir öykü kitabının alması, Amerikan edebiyatında oldukça nadirdir. Bu, Lahiri’nin ne denli büyük bir yetenek olduğunun tescili gibidir.

Kitaptaki öykülerin bazıları: “A Temporary Matter” (Geçici Bir Mesele) – bir karanlıkta, elektrik kesintisi sırasında bir karı kocanın birbirlerine itirafları. “Mrs. Sen” – Hindistan’dan yeni gelmiş, Amerika’ya uyum sağlamaya çalışan yaşlı bir kadının çaresizliği. “This Blessed House” – evliliklerinin ilk yıllarında, evde buldukları Hıristiyan dini objeleri üzerinden bir çiftin anlaşmazlığı. Ve tabii ki adını kitaba veren “Interpreter of Maladies”.

The Namesake (2003) – Adı Hüzün / Benim Adım

İkinci kitabı bir roman: “The Namesake”. Bu romanda Lahiri, bir ailenin üç kuşağını, üç kuşağın göç deneyimini anlatır. Başkahraman Gogol, adını Rus yazar Nikolay Gogol’den alır. Babası, Amerika’ya göç ederken bir tren kazasından kurtulur ve o kurtuluş anında yanında bir Gogol kitabı bulunur. Bu yüzden oğluna bu adı verir.

Gogol, Amerika’da büyür, adıyla dalga geçilir, üniversitede adını değiştirir, Amerikalı bir kızla nişanlanır. Ama bir yandan da babasının mirası, Hint kültürü onu çağırır. Roman, bir ismin insanın kimliğini nasıl şekillendirdiğini, bir göçmen çocuğunun kendini nereye ait hissettiğini sorgular.

Roman çok sevilmiş, Mira Nair tarafından filme uyarlanmıştır. Filmde başrollerde Kal Penn ve İrfan Khan vardır. Ama roman, filmden çok daha derindir. Çünkü Lahiri’nin dilindeki o sessizlik, o ‘söylenmeyen’ şeyler, filmde tam olarak karşılık bulamaz.

Unaccustomed Earth (2008) – Alışılmamış Topraklar

Üçüncü kitabı yine bir öykü koleksiyonudur. Bu kitapta Lahiri, ilk kez ikinci kuşak göçmenlere odaklanır. Yani Amerika’da doğmuş, Hint kökenli, ama Hindistan’ı sadece tatillerde, büyükannelerini ziyarete gittiklerinde görmüş genç insanlar. Onların dertleri, birinci kuşaktan farklıdır. Ne Hintçe bilirler ne Bengalce. Bağları daha kopuk, yalnızlıkları daha derindir.

Kitap, üç ayrı bölümden oluşur. İlk bölümdeki öyküler birbirinden bağımsızdır. İkinci bölümde ise üç öykü birbiriyle bağlantılıdır ve adeta bir roman gibi akar. İki kardeş, bir aşk üçgeni, bir ihanet ve sonunda bir intihar. Bu bölüm, birçok eleştirmen tarafından Lahiri’nin en iyi yazdığı şeyler arasında gösterilir.

The Lowland (2013) – Alçakova

Dördüncü kitabı, ikinci romanı “The Lowland”. Lahiri’nin en politik, en iddialı eseridir. Hikaye, Kalküta’da geçer. İki kardeş: Subhash ve Udayan. Udayan, 1960’larda Kalküta’daki Naksalit hareketine katılan bir devrimcidir. Polis tarafından öldürülür. Subhash ise Amerika’ya gider, orada bir hayat kurar. Udayan’ın hamile eşiyle evlenir, çocuğu büyütür.

Bu roman, kişisel olanla politik olanın nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Bir devrimcinin ölümü sadece politik bir olay değildir; aynı zamanda bir annenin evladını kaybetmesi, bir gelinin dul kalması, bir kardeşin ömür boyu taşıdığı suçluluktur. Roman, Man Booker Ödülü’ne aday gösterilir ama kazanamaz. Yine de birçok eleştirmen, Lahiri’nin en olgun, en karmaşık eseri olduğunu söyler.

In Other Words (2018) – Başka Sözler

Beşinci kitabı, bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu kitabın orijinal dili İtalyancadır. Lahiri, bu kitapla İngilizceyi bırakıp İtalyanca yazma kararını anlatır. Kitap, yarı anı, yarı deneme, yarı dil felsefesi gibidir. İtalyanca öğrenme sürecini, o dilde yazmanın zorluklarını ve güzelliklerini, dilin kimlikle ilişkisini sorgular.

Kitapta çok çarpıcı bir benzetme vardır: Dili, Ovidius’un Defne mitine benzetir. Apollon Defne’ye aşık olur, Defne kaçar, sonunda bir defne ağacına dönüşür. Lahiri, İngilizce’den (Apollon’dan) kaçarken İtalyanca’ya (defne ağacına) sığındığını söyler. Ama bir ağaca dönüşmek de hareketsiz kalmaktır, özgür değildir. Yani her dil bir özgürlük, ama aynı zamanda bir hapsediştir.

Where I Find Myself (2018) – Kendimi Bulduğum Yer

Altıncı kitabı, yine İtalyanca bir öykü koleksiyonudur. Bu öykülerde artık Hint karakterler yoktur. Anlatıcılar isimsiz, yaşlı, yalnız kadınlardır. Sıradan hayatlar anlatılır. Ama Lahiri’nin elinde, bu sıradan hayatlar evrensel hikayelere dönüşür. Bu kitap, onun İtalyanca yazma serüveninin bir ürünüdür ve dilin, kimliğin ötesine geçmenin mümkün olduğunu gösterir.


İki Öykü – İki Farklı Kader

Şimdi, yazarın en önemli iki öyküsüne, “Dert Yorumcusu” ve “Üçüncü ve Son Kıta”ya yakından bakalım. İkisi de aynı kitaptan, ikisi de göçmenlik ve iletişimsizlik üzerine, ama biri karanlık ve buruk, diğeri aydınlık ve umutlu.

Dert Yorumcusu (Interpreter of Maladies)

Bu öykü, Hindistan’da bir günlük tur sırasında geçer. Tur rehberi Mr. Kapasi, 46 yaşında, evli, bir oğlunu kaybetmiş, mutsuz bir adamdır. Asıl işi, bir doktor muayenehanesinde hastaların şikayetlerini doktora tercüme etmektir. Tur rehberliğini hafta sonları ek gelir için yapar.

Das ailesi – anne Mina, baba Raj, üç çocuk – Amerika’da doğup büyümüş Hint kökenli bir ailedir. Hindistan’da turisttirler. Mina Das, evliliğinden memnun değildir, çocuklarına karşı mesafelidir, kendi dünyasındadır.

Mr. Kapasi asıl işinden bahsedince, Mina Das çok ilgilenir. Ona “romantik” der. Mr. Kapasi bu söze takılır. Hayallere dalar. Belki mektuplaşacaklar, belki bir ilişki yaşayacaklar, belki hayatı değişecek. Oysa Mina Das’ın tek istediği, yıllardır içinde taşıdığı sırrı birine anlatmaktır: İkinci oğlu Bobby, kocasının değil, kocasının bir arkadaşındandır. Ona göre Mr. Kapasi bir “dert yorumcusu”dur, bir günah çıkarıcıdır. Aşk değil, itiraf ister.

İşte büyük yanlış anlama budur. İki insan aynı dili konuşur, ama birbirini duymaz. Biri aşk hayalleri kurar, diğeri sırrını dökmek için fırsat kollar. Öykü, maymunların Bobby’ye saldırdığı bir kaos anında, Mr. Kapasi’nin Mina Das’a vereceği adresin yazılı olduğu kağıdın rüzgara kapılıp uçmasıyla biter. Hiçbir şey çözülmemiştir. Sır hala sır, yalnızlık hala yalnızlık. Lahiri’nin mesajı: Bazı dertlerin tercümanı yoktur.

Üçüncü ve Son Kıta (The Third and Final Continent)

Bu öykü ise bir umut hikayesidir. 1960’ların sonunda, isimsiz Bengalli bir anlatıcı, önce Hindistan’da, sonra Londra’da, en sonunda Boston’da yaşar. Boston’da 103 yaşındaki Bayan Croft’un evinde oda tutar. Bayan Croft, eksantrik, kuralcı, dimdik bir Amerikalı kadındır. Her gece ay’a iniş haberini dinlerken “Splendid!” demesini ister anlatıcıdan.

Anlatıcı, ailesinin ayarladığı evlilikle Mala ile evlenir. Mala geleneksel bir Hint kadınıdır. İlk başta birbirlerine yabancıdırlar. Ama zamanla, Bayan Croft’un Mala’yı onaylaması, birlikte Boston’u keşfetmeleri, ortak bir hayat kurmaları – derken otuz yıl geçer. Artık Amerikan vatandaşıdırlar, oğulları Harvard’dadır. Ve anlatıcı şöyle der: “Astronotlar ayda sadece birkaç saat geçirdi. Oysa ben bu yeni dünyada neredeyse otuz yıldır yaşıyorum. Başarım oldukça sıradan. Ama yine de, katettiğim her mil, yediğim her yemek, tanıdığım her insan, uyuduğum her oda karşısında hayrete düştüğüm anlar var.”

Bu öykü, sıradan bir hayatın ne kadar olağanüstü olduğunu hatırlatır bize. Her göçmen, kendi ay yolculuğunu yaşar. Asıl kahramanlık, aya gitmek değil, her sabah aynı trene binip işe gitmek, yabancı bir dilde alışveriş yapmak, bir eve kök salmaktır.


Sonuç: Neden Hâlâ Okuyoruz Onu?

Jhumpa Lahiri’yi okumak, sadece Hint-Amerikan göçmenlerinin hikayelerini öğrenmek değildir. Kendi yabancılığımızla, kendi sustuklarımızla, kendi ‘arada’ kaldığımız anlarla yüzleşmektir. Onun satırlarında, belki de en çok ihtiyacımız olan şeyi buluruz: Anlaşılma umudunu. Ve belki de en önemlisi, sıradan bir hayatın ne kadar olağanüstü olduğunu hatırlamayı.

Eğer bugüne kadar Lahiri okumadıysanız, size şiddetle tavsiye ederim. Önce “Interpreter of Maladies” ile başlayın. Sonra “The Namesake”e geçin. Ve unutmayın: Onun öyküleri, sadece okumak için değil, içinde yaşamak içindir.


Not: Bu deneme yazısı, Öykü Cinleri Edebiyat Grubunda iki hafta boyunca yaptığım sunumlardan kaynaklanmıştır.

Yorum bırakın