Gezilere beklentisiz başlamak, hedef rotamı belirledikten sonra, arkaya yaslanıp, artık oluruna bırakmak en güzeli.
Bu seferki seçimim Sofya-Plovdiv iki günlük, otobüs ile kısa bir Bulgaristan gezisiydi.
Nisan ayından itibaren başlayan parmak izi ve fotoğraf tanımlama sistemi, gümrüklerde uzun kuyruklara neden olduğu haberi biraz kaygı yaratsa da, gezi bu ‘’seyahat ciddi iştir. Pek çok riski göze alanlar gezer ‘’derler. Kapıkule sınır kapısından gece saat iki sularında fazla beklemeden geçtik.
Sonraki durağımız turumuzun kapsamında alışveriş de olduğu için çeşitli marketler de molalar, alışveriş düşkünü olmayan beni bile cezbetti. Biraz çikolatalar, şekerlemeler, ufak tefek alışverişler sonrasında. Sofya ya doğru ilerlerken yeşil bitki örtüsü ile uzaklardan tepesi karlı Vitoşa dağı bizi karşılıyor. Gün, gökyüzünde mavinin pembenin tonları ile çok güzel aydınlandı. Bütün gece yağmamış gibi hava pırıl pırıldı.

Şehir merkezine yaklaştıkça oldukça eski, hatta sıvaları dökük kararmış binalar eski rejimden kalma kalıntılar gibi. Bulgaristan adını korumuş en eski Avrupa ülkesi ayrıca, Kiril Alfabesini halen kullanması bizler için bir hayli kafa karıştırıcı oldu. Kullandıkları para Leva iken Avrupa Birliğinden dolayı Euro ya geçmişler ve ortalama iki ile çarpmak gerekiyor. Şehir çok ferah ve yüksek katlı binaların oldukça az olmasından dolayı, çok hoşuma gitti. Biraz daha ilerledikçe büyük geniş meydanlar, kocaman yemyeşil parklar ve tabi ki baharla birlikte rengarenk çiçekler her yerde. Belli bir yerden sonra otobüsten inip daha önce Lenin Heykelinin kaldırılıp yerine Hoşgörü Heykeli yerleştirilen meydana geldik. Aynı meydana bakan bir cami, bir Ortodoks kilisesi, bir Sinagog bulunmakta. Heykelin bulunduğu meydanın adı da Hoşgörü Meydanı olarak anılmaktaymış. Banya Başı Camii, Mimar Sinan ın mimarlığını yaptığı ve Avrupa nın en büyük Camisi olarak biliniyormuş. Bronz hoşgörü heykelinin sağ elinde defne çelengi barışı, sol elinde altın sikke varlığı temsil etmekte, sol kolunda Baykuş bilgelik timsali olarak 2000 yılından beri bu meydanda bulunmaktaymış.
Bir başka durağımız Atatürk ün 1913 yılında Osmanlı ordusunda Askeri Ataşe olarak görev yaparken Sofya ya geldiğinde bir davette Bulgar Generalin kızı Miti Kovaçeva ile bir dans ile başlayan sonu farklı din ve kültür ayrılıklarından dolayı ayrılıkla biten aşkın hazin öyküsünü, tanıştıkları ve davetin yapıldığı bina önünde dinlemek beni büyüledi ve derlermiş ki etrafta ki ağaçlar ,kuşlar bile halen o aşkı fısıldar. Ne yazık ki Mustafa Kemal o zamanlar Yemen e bir görev için giderken, Miti bir mühendis ile apar topar evlendiriliyor. Ve Atamız yıllar sonra bile ‘’gençliğimi SOFİA da bıraktım diye. Halen içimizi sızlatan o sözünü ediyor. Daha sonra oradan ilerleyip Şehrin en güzel caddesinde yol alıyoruz. Kafeler, güzel mağazalar hediyelik eşya dükkanları ile bir Avrupa şehri olduğu burada hissediliyor. Şehirde geniş yollar, büyük meydanlar ve uzaktan yüksek dağlar görünüyor.Fakat göç sorunları bütün büyük Avrupa şehirlerinde olduğu gibi burada da en çok sokaklar ve parklar da gözlemleniyor. Ne yazık ki tamamen kendinizi rahatça bırakıp banklarda oturmak çok olası değil. Etrafta bir anda 15-17 yaşlarında tekinsiz görünümlü delikanlılar, boy boy küçük çocuklarıyla roman vatandaşlar, barbut oyunuyla kurbanlarını kandırmaya çalışan bitirim gençleriyle biraz bizim Beyoğlu nun arka sokaklarını andırıyor. Şehirdeki Ortodoks Katedraller tepeleri altın varaklı ve bazıları çarpıcı renkleriyle Sovyet Şehirlerini andırıyor.
Şehirde bir hayli Türkçe konuşana rastlamak mümkün, pek çok yerde çalışanların Türk olması kendimizi yabancı bir yerde değilmişiz gibi hissettiriyor. Genelde kendi dilleri harici anlaşmak pek kolay değil. Şehirde bisiklet yarışı, açık hava sergileri, bir film çekimi için kurulan sette sanatçılar ile yaşayan şehir, canlı dinamik şehir imajı hakimdi.
Akşamüstü, otelimize yol alıyoruz bütün gece yolda gelmenin yorgunluğu ile odalarımıza yerleşirken, şehrin birde en popüler eğlencelerinden Casino Salonu otelin altında bütün ışıkları gösterişi ile müşterilerini davet ediyordu.
Akşam şehrin belli yerleri bir hayli sakin iken bazı dükkanlar gece 10 a kadar açık kalıyormuş. Gene de çok geç saatlere kadar dışarıda kalmak istemedik.
Büyük ve merkezi bir otelde kalmamıza rağmen, otoparkta akşam tur otobüslerini hırsızlar soyup soğana çevirmiş. Gitti bütün çikolatalar, likörler vs.

Ertesi sabah güneşli ve 26 derece bir havaya uyandık. Yolculuğumuz 2 saatlik Plovdiv e(FİLİBE)gene yeşillikli ve güzel dağ manzaralarıyla ve oldukça keyifliydi. Plovdiv, tatil kasabasını andıran bir şehir. Şehrin Merkezinde, Bizans tan kalma eski şehir kalıntıları bulunuyor. Tepelere doğru Osmanlı evleri bulunuyor. Plovdiv de kafeler, börekçi ve pişi dükkanları yanı sıra yöresel yemekler yapan lokantalar dikkati çekiyor. Sanırım bölgenin et ve buğday özelliğinden dolayı lezzet güzelliğine neden olduğunu düşündüm. Plovdiv de ana cadde üzerinde bir duvarda oturan bronz bir adam Heykeli dikkatimizi çekiyor, Şehrin gariban hatta meczup bir kişisi Milyo, bir zamanlar her kadının yanına gidip konuşmasına kulak verdiği ve daha sonra o konuşmada bir dilek varsa gerçekleştiği rivayet ediliyor . Ünlü bir heykeltraş Milyo nun heykelini yapıp şehrin merkezine oturtmuş. Gelen geçen onun kulağına dileini fısıldayıp ,Milyo yu anmadan geçmiyor. Süremiz yavaş yavaş azaldıkça ,hepimizi gene gümrükten geçme telaşı alıyor. Fakat iki saatlik yoldan sonra gayet kolaylıkla Türkiye topraklarında alkışlar eşliğinde Havasına suyuna parçası ile giriyoruz. Bİr hayli duygulanıyorum.Ama güzel bir hafta sonu hoş anılar ile dönüş beni gene mutlu etti.
SERAP ALSIRT.

Yorum bırakın