Gerçekliğin Çözüldüğü Metinler Ve Sessizlik, İmge ve Yabancılaşma
Düzyazı şiir, düzyazı ile şiirin arasındaki sınırların silikleştiği bir alandır. Klasik şiirin ölçü, uyak ve dize düzeninden uzaklaşırken, düzyazının anlatısal akışını da tam anlamıyla benimsemez. Paragraf biçiminde ilerler ama hikâye anlatmaktan çok bir atmosfer kurar. Bu yüzden düzyazı şiirde asıl mesele “ne anlatıldığı” değil, nasıl bir bilinç hâli yaratıldığıdır. Okur çoğu zaman açık bir olay örgüsüyle değil, parçalı imgeler, çağrışımlar ve içsel gerilimlerle karşılaşır. Modern şiirin önemli kırılmalarından biri de burada başlar. Anlam doğrudan verilmez, sezdirilir.
Modern anlamda düzyazı şiirin çıkışı çoğunlukla Charles Baudelaire ve Arthur Rimbaud ile ilişkilendirilir. Düzyazı şiirin modern biçiminin ortaya çıkışında en önemli isimlerden biri Charles Baudelaire’dir. Özellikle “Paris Sıkıntısı” (Le Spleen de Paris) adlı kitabı, şiirin klasik yapısını kırarak modern hayatın parçalı ruh hâlini yansıtan ilk büyük örneklerden biri kabul edilir. Baudelaire için modern şehir yalnızca bir mekân değildir. İnsan ruhunu değiştiren, hızlandıran ve yabancılaştıran bir atmosferdir. Kalabalık sokaklar, gaz lambaları, pasajlar, yoksullar, sarhoşlar ve yalnız insanlar onun şiirlerinde sürekli dolaşır.
Baudelaire’in düzyazı şiirlerinde dikkat çeken en önemli özelliklerden biri, gündelik hayatın içindeki karanlık ve huzursuz duyguyu görünür hâle getirmesidir. Şiir artık yalnızca doğayı, aşkı ya da yüce duyguları anlatmaz. Sıkıntıyı, çürümeyi, can sıkıntısını ve modern insanın iç daralmasını da anlatır. Bu yüzden Baudelaire’in şiiri, modern insanın ruhsal haritası gibi okunabilir.
“Paris Sıkıntısı”ndaki metinlerde olaydan çok anlık izlenimler vardır. Bir sokak görüntüsü, bir yüz, bir gece hissi ya da kısa bir karşılaşma şiirin merkezine dönüşebilir. Ancak bu görüntüler gerçekliği olduğu gibi vermek yerine, şairin iç dünyasından geçerek değişir. Böylece dış dünya ile iç dünya birbirine karışır. Bu durum daha sonra Rimbaud, Sürrealistler ve Modernist şairler üzerinde büyük etki yaratacaktır.
Baudelaire’in düzyazı şiiri önemli kılan yönlerden biri de şiiri “yüksek” konulardan indirip modern hayatın sıradan ve kirli alanlarına taşımasıdır. Çünkü modern insan artık doğanın içinde değil, kalabalığın, hızın ve yalnızlığın içindedir. Düzyazı şiir de tam bu kırılmış modern deneyimi anlatmaya uygun bir biçime dönüşür.
Rimbaud’nun “Illuminations” adlı metinlerinde gerçeklik, dış dünyanın nesnel yapısı olmaktan çıkar. Zihnin, sezginin ve bilinçaltının uzantısına dönüşür. “Gece, düşüncelerimin üzerine ağır ağır çöktü” cümlesinde gece yalnızca bir zaman dilimi değil, psikolojik bir ağırlıktır. “Sokaklar boştu; ama her köşede görünmeyen bir yaşam titreşiyordu” ifadesinde ise görünen gerçek ile hissedilen gerçek arasındaki çatışma belirginleşir. Rimbaud’nun şiirinde dış dünya sürekli erir, biçim değiştirir ve benlik de bu çözülmenin içinde kararsız hâle gelir. “Kendimi hem var hem yok gibi hissediyordum” cümlesi modern yabancılaşmanın erken örneklerinden biri gibidir.
Türk şiirinde ise düzyazı şiirin modern ve yoğun örnekleri özellikle İkinci Yeni çevresinde görünür hâle gelir. Bu şiirde anlam çoğu zaman parçalanır. Mantıksal bağlar zayıflar ve imgeler ön plana çıkar. Ece Ayhan’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara” şiiri bunun en güçlü örneklerinden biridir. Şiir, net bir olay anlatmak yerine karanlık ve tekinsiz atmosfer kurar. “Dalgın bir cambaz”, “kör kadın”, “Üzünç Teyze”, “Eskici Dede” gibi figürler hikâyenin karakterleri olmaktan çok, toplumsal bilinçaltının parçaları gibidir. Özellikle “Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk” imgesi, şiirin en sarsıcı noktalarından biridir. Burada bireysel bir trajediden çok, bastırılmış toplumsal şiddetin ve kaybedilmiş masumiyetin hissi vardır.
Ece Ayhan’ın şiirinde tarih doğrudan anlatılmaz; sezdirilir. Şiirin yarattığı his, “bir şey olmuş ama üstü örtülmüş” duygusudur. Bu nedenle şiir, okuyucudan yalnızca anlamayı değil, boşlukları doldurmasını da ister. “Bakışsız kedi” imgesi de yalnızca bir hayvanı değil; görmeyen, görmezden gelinen ya da bakma hakkı elinden alınmış bir varlığı çağrıştırır. “Kara” ise yalnızca renk değil, baskının, suskunluğun ve tarihsel karanlığın atmosferidir.
Nilgün Marmara’nın şiirlerinde ise toplumsal karanlık yerini daha çok içsel çözülmeye bırakır. “Bana Doğru Gelen Kim?” şiiri, parçalanmış benliğin şiiridir. Şiirdeki soru aslında dışarıdan gelen birine değil, insanın kendi benliğine yönelir. “Ben kimim?” sorusu burada doğrudan sorulmaz; onun yerine kişi kendine yaklaşanı tanıyamaz hâle gelir. Marmara’nın şiirinde “ben”, sabit ve bütün bir özne değildir. Sürekli değişen, dağılan ve kendine yabancılaşan bir bilinç hâlidir.
Şiirdeki beden imgeleri de dikkat çekicidir. “Dökülmüş bedenim kimyasına pirincin” ya da “kalsiyumun büyüsü” gibi ifadeler insanı ruhsal bir varlıktan çok, çözülmeye açık biyolojik bir madde gibi gösterir. Gerçeklik duygusu bile kırılmıştır: “bir tavan varmışçasına” ya da “var olduğunu umarak” gibi sözler, dünyanın kesinliğini ortadan kaldırır. Şair için yönler bulanıktır. Yukarı ile aşağı, sağ ile sol birbirine karışır. Bu yalnızca mekânsal değil, varoluşsal bir kayboluştur.
Marmara’nın en çarpıcı imgelerinden biri dikey tabuttur. Yaşam burada bir özgürlük alanı değil, henüz toprağa gömülmemiş ölüm hâlidir. İnsan yaşamaktadır ama aynı zamanda ölümün içinde hareket etmektedir. Bu yüzden şiirde sürekli bir çözülme hissi dolaşır. “Bana doğru gelen kim?” sorusu giderek “kendime neden yabancıyım?” sorusuna dönüşür.
Edip Cansever’in şiiri ise düzyazı şiire başka bir yön kazandırır. Cansever’de gündelik hayatın dili korunur; masa, rakı, balkon, tango, iskambil kâğıtları gibi sıradan ayrıntılar şiirin merkezine yerleşir. Ancak bu gündelik zamanla tuhaf bir varoluşsal boşluğa dönüşür. “Bezik Oynayan Kadınlar” ya da “Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup” gibi şiirlerde insanlar konuşur ama tam anlamıyla birbirine ulaşamaz. İletişim varmış gibi görünür; fakat aslında herkes kendi yalnızlığının içinde dolaşır.
Cansever’in şiirinde tekrar eden oyunlar, masalar ve konuşmalar bir döngü hissi yaratır. Hayat ilerliyormuş gibi görünür ama aslında sürekli aynı yerde dönmektedir. Bu nedenle bezik oyunu yalnızca bir oyun değil, modern insanın sıkışmışlığının sembolüne dönüşür. Şiirin en güçlü yönlerinden biri de budur. Gündelik olanın içinden metafizik bir boşluk üretmek.
Düzyazı şiiri bir araya getiren temel nokta da burada belirir. Ece Ayhan’da tarihsel karanlık, Nilgün Marmara’da parçalanmış benlik, Rimbaud’da çözülmüş gerçeklik ve Edip Cansever’de iletişimsizlik farklı yönlerden aynı modern kırılmayı gösterir. Bu şiirlerde anlam artık sabit değildir. Gerçeklik güvenilir olmaktan çıkar; benlik parçalanır. Dil ise açıklayan değil, sezdiren bir yapıya dönüşür.
Bu yüzden düzyazı şiir, klasik anlamda “çözülecek” bir metin değildir. Daha çok içinde dolaşılan, hissedilen ve çağrışımlarla genişleyen deneyimdir. Okurdan da kesin sonuçlar çıkarması değil, şiirin yarattığı boşluklar içinde kendi anlamını kurması beklenir. Çünkü modern şiirin en önemli dönüşümlerinden biri belki de şudur; Artık şiir bir şeyi anlatmaz, bir bilinç hâli yaratır…
Burcu Türker

Yorum bırakın