Çocukken Prizren’den gelen misafirleri gezdirmeye alışmış biri olarak itiraf edeyim: hayatını — babam gibi — Esnaf Loncası Sokağı’na adamış Savaş Koro ağabeye İstanbul’u gezdirmek âdet hâline gelmiş olmalı ki, üçüncü günün sabahı yine telefonda rahatsız ediyorum.
Edirnekapı Camii’nde son vazifeye yetişmesi gerektiğini arz ediyor. Yutkunuyorum.
“Olmazsa kendimi gezdireyim” dedim mi hatırlamıyorum; ama ara istasyonda Erdinç ağabeyime İngilizce-Türkçe sözlük bırakırken telefonda konuşmalarını istemiş olmalıyım.
Erdinç ağabeyim “Biz ‘Boşta Gezen ve Kalfası’ olarak…” dediği anda gözüm karşıdaki akasya ağacına takılıyor. Aman Allah’ım, diyorum içimden; Nâzım aklıma geliyor, yola yalnız devam etmek istiyorum.
Erdinç ağabey, son sayısında Nâzım’a saygı duruşunda bulunan Sözcükler dergisinin editörü Turgay Fişekçi’den sitayişle söz ediyor; ölüm yıldönümüne — doğum mu, yoksa? — yakın tarihlerde olduğumuzu hatırlatıyor, Gezi Parkı günlerini anımsatıyor. Türk edebiyatında müstesna bir yeri olan Aylak Adam‘ın yazarı Yusuf Atılgan’ı bir süre konuşuyoruz.
“Dün gece bir rüya gördüm” dediğinde “Hayırlısı inşallah” diyorum.
“Hayırlısı, hayırlısı” diyor; “Çıkar kalemini, not al” dediğinde yanımda Hüseyin Movit Hoca oturuyor adeta.
Tamburacı Sokağı‘nın tam ortasındaki sokak çeşmesinden başlıyor anlatısı. Karşı köşede Bakkal Bodos’un çaprazına gelen köşede aklına Fatma Hanım ve kedileri geliyor — yavrularını herkese vermezmiş ama. Askerlik şubesinde çalışan Girit göçmeni Canan Hanım ise hemen yan binada oturuyormuş.
Koço Efendi ve Madam Aspasia bahsini yüzlerce kez yazdığım için, o binada sonraki yıllarda oturan amcaoğlu Sedat ağabeyi ve Müberra yengeyi kâğıda geçiriyorum. Hemen yanı, İsmet Bey ve Oğulları roman taslağına defalarca başladığım 19 numara — ama annem baskın çıkınca bilinçaltımda onun yüzlerce özlü sözü kalıyor. Hatice Hanım ve Çocukları, en fazla elli sayfalık bir kitapçık olur.
Feriha Hanım, Ziya Bey, Yüksel Abla, Parlak Fikret, Sıdıka, Serdar Sertaç — bu isimler, bulutlu bir İstanbul gününde yüzümü aydınlatıyor.
Ayşe Abla, Enver Ağabey ve namıdiğer “Kepçe” lakaplı İrfan İsmail oğlu — duraksıyorum. Soyadı “Enver Oğlu” olması gerekmiyor mu?
Hemen yanı, Nursel ve Gülümser kardeşler ile Kemal Kaptan’la hatırlanan bina. Bu sokakta oturan Rum ailenin kızı İvoni, Fransız oyuncu Pierre Angeli’ye benzetilirmiş; babasına “Anikse timbote” desin diye her seferinde beş kuruş verirlermiş.
Bir alt binada Gürcistan Musevisi Gülsüm Hanım’ı uzun uzun anlattı — ama o kısımda bende de film koptu.
Yola çıkarken ona kitap bırakıp Majestik Sineması’nın on birlik matinesine yetişecektim; ancak bir biletlik daha yer olmayınca kapının hemen dışında, Restoranlar Sokağı’nda kalıyorum.
Sonraki yıllarda Erdinç ağabeyimler birlikte Zuhurat Baba’ya taşınmış, bizim yaşantımızı da etkilemiş, bize yön verip hedef göstermiş olan Miki Ahmet’in dayısının da Tamburacı Sokağı’nda oturduğu meğer ortaya çıkıyor.
İzin isteyip kalkmak üzereyken — olacak şey değil ya — yakın arkadaşım Nesim’in Karaköy’deki babasının Ladin Matbaası’nı anlatmaya kalkışıyor.
“Bu kadar bana bile fazla” diyorum.
Siirtli Şahap ile Musevi Nesim’i ringe çıkarıp kantarda daralarını almaya kalkışırsam, tükenmez kalem bile tükenir — inanın.
Şimdilik kalın sağlıcakla.

Yorum bırakın