ŞEREF FULARI

Çocuk, masanın üzerindeki kırmızı fuları eline aldı. Dün boynuna nasıl bağlandığını hatırlamaya çalışarak dikkatlice düğümlemeye başladı. İlk denemede istediği gibi olmadı. Çözüp yeniden bağladı. Bir kez daha denedi. Sonunda düğüm yerli yerine oturdu.

Başını kaldırıp aynaya baktığında, boynundaki kırmızı fular ona farklı görünüyordu. Daha düne kadar sıradan bir okul öğrencisiydi. Şimdi ise bir Pioneer’di. Daha ciddi, daha ağırbaşlıydı.

Elini düğümün üzerine koydu.

O an çocuğun gözlerinin önünden dünkü tören anı geçti.

Okulun avlusunda serinlik hâlâ taşların üzerindeydi. Rüzgâr hafifçe esiyor, direğin tepesindeki bayrak ağır ağır dalgalanıyordu. Kızların beyaz önlükleri ve saçlarındaki beyaz kurdeleler, erkek öğrencilerin ütülü gömlekleri…

Hepsi aynı düzenin içindeydi. Gözlerinde hem heyecan hem sorumluluk vardı. Çünkü bugün Vladimir İlyiç Lenin adını taşıyan Pioneer saflarına kabul edileceklerdi.

Sovyetler Birliği, farklı milletleri ve kültürleri bir araya getiren ama merkezi ideolojiyle yönetilen bir devletti. Bu sistemin içinde doğmuş çocuk, değerleri küçük yaşlardan itibaren öğrenmişti.

Dokuz ile on dört yaş arasındaki öğrenciler Pioneer olabilirdi. Ancak bunun için derslerinde başarılı olmak, disiplinli davranmak, okul çalışmalarına katılmak ve çevresine örnek olmak gerekiyordu. Cumartesi günleri yapılan “Subbotnik”lerde öğrenciler sınıflarını temizler, okul bahçesinde çalışır, ağaçların gövdelerini kireçle boyar ve okullarına kendi evleri gibi bakmayı öğrenirlerdi.

Tören başlamıştı.

Seçilen çocukların arasında o da vardı.

Komünist Parti’den gelen görevli öne çıktı ve elindeki al kırmızı fuları kaldırarak konuşmaya başladı:

“Bugün boynunuza bağlanacak bu fular, bayrağımızın bir parçasıdır. Rengi, büyük davamız uğruna hayatını verenlerin kanını temsil eder. Bu sizin için büyük bir şereftir. Bunu unutmayın.”

Ardından Parti görevlisi fuların köşelerini gösterdi:

“Bu iki uç, gençliği, yani Pioneerleri ve Komsomolları temsil eder. Geniş taraf ise Komünist Partiyi.”

Sesi biraz daha belirginleşti:

“Bu üçü bir düğümle birleştiğinde, ortaya bir güç çıkar. Bu güç, bu ülkenin geleceğidir.”

Çocuklar sessizdi. Ama her biri söylenenleri içinde tartıyordu.

Ardından yemin başladı.

Lider bir cümleyi söylüyor, çocuklar arkasından tekrar ediyordu. Avluda onlarca ses birleşmiş, tek bir ses olmuştu.

Sonunda lider yüksek sesle seslendi:

“Hazır ol!”

Çocuklar hep bir ağızdan cevap verdi:

“Hep hazırız!”

Sıra ona geldi.

Dirseğinde asılı duran kırmızı fular, sabah güneşinde parlıyordu.

Fular boynuna bağlandı. Düğüm sıkıldı.

Henüz on yaşındaydı. Ama artık sadece bir çocuk değil, bir sözün, bir görevin taşıyıcısıydı.


Aynadaki yansımasına bir kez daha baktı. Sonra okul çantasını aldı ve parkın içinden geçerek okula doğru yürümeye başladı.

Sabah serinliği sokaklara yayılmıştı. Boynundaki düğüme farkında olmadan birkaç kez dokundu.

Parkın içinde, bankların yanında üç genç duruyordu. Çocuğu uzaktan izlemeye başladılar. Kendi aralarında bir şeyler fısıldadılar ve gülüştüler.

Sonra içlerinden biri seslendi:

“Ey, Pioneer! Buraya gel.”

Çocuk döndü ve onların yanına yürüdü.

Genç eliyle anıtı işaret etti.

“Burada nöbet tutulması gerekiyor. Bizim kısa işimiz çıktı. Biz dönene kadar durur musun?” diye sordu.

Çocuk hiç düşünmeden:

“Elbette dururum,” diye cevap verdi.

Çünkü bu, V. İ. Lenin’in anıtıydı.

V. İ. Lenin adını duyduğu ilk günü hatırlamıyordu. Sanki hep hayatındaydı. Okulun duvarlarında, kitapların sayfalarında, bayram törenlerinde…

Öğretmenleri, V. İ. Lenin’in eşitliği getiren, yoksulların sesini yükselten, yeni bir dünyanın kapısını açan büyük bir lider olduğunu anlatırdı. Onun gözünde V. İ. Lenin yalnızca bir lider değildi. Sanki uzaktan bir dedeydi. Onu öylesine seviyordu ki, her sözünü ve yaptığını örnek alıyor, yolundan gitmeye çalışıyordu.

Gençlerden biri gülümseyerek sordu:

“Şeref sözünü verir misin?”

Çocuk hemen elini alnına götürdü:

“Pioneer şeref sözünü veriyorum.”

“Hazır ol!”

“Hep hazırım!”

Sonra üç genç uzaklaştı.

Çocuk ise anıtın önüne geçerek nöbet yerine dikildi.

İlk başta zaman çabuk geçti. Yoldan insanlar geçiyor, otobüsler duraktan kalkıyor, şehir kendi hayatına devam ediyordu.

O ise dimdik duruyordu.

Bir saat geçti. Sonra bir saat daha.

Ayakları ağrımaya başladı. Gözleri sürekli yolun sonuna kayıyordu. Fakat gelen olmadı.

Gökyüzü yavaş yavaş kararmaya başladı. Bulutlar birikti. Rüzgâr sertleşti. Ardından yağmur başladı. Önce birkaç damla düştü. Sonra yağmur şiddetlendi.

İnsanlar koşarak saçakların altına sığındı. Sokak kısa sürede boşaldı.

Çocuğun pantolonunun paçasından su damlıyordu. Boynundaki fular da ıslanmıştı. Ama o yerinden ayrılmadı.

O sırada yoldan hızlı yürüyen bir adamın gözleri, yağmur altında tek başına duran çocuğa takıldı. Yavaşladı. Böyle bir havada bu yaşta birinin orada dikilmesi tuhaftı.

“Evlat, ne yapıyorsun burada?” diye sordu.

Çocuk dik durmaya çalışıyordu. Yağmura karışan gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu.

“Nöbetteyim,” diye cevap verdi.

Adam şaşkınlıkla çocuğa baktı.

“Bu havada mı?”

“Evet.”

“Kim verdi bu görevi?”

Çocuk kısa bir an durdu.

“Bilmiyorum… Üç genç… Söz verdim.”

Adam etrafa göz gezdirdi. Ortalıkta kimse yoktu. Çocuğun kandırıldığını anladı.

“Tamam,” dedi. “Sen artık evine git. Ben senin yerine nöbette dururum.”

Çocuk başını salladı.

“Hayır.”

“Neden?”

Çocuk boynundaki fulara dokundu.

“Sen duramazsın. Çünkü senin Pioneer fuların yok.”

Adam bir an sustu.

Yağmur hâlâ yağıyordu. Karşısındaki çocuk titriyordu ama yerinden kıpırdamıyordu.

Adam, çocuğun gözlerinden bunun bir oyun olmadığını anladı.

Bu çocuk için gerçekti.

“Bekle burada,” dedi adam ve hızla okula doğru koştu.

Kısa süre sonra adam, Pioneer liderleriyle birlikte geri döndü.

Çocuk hâlâ aynı yerde duruyordu. Sırılsıklam olmuştu. Ama nöbetini bırakmamıştı.

Pioneer lideri çocuğun yanına geldi.

“Pioneer, görevini yerine getirdin. Seni nöbetten alıyorum. Görevi bana teslim et.”

Çocuk, liderin boynundaki fulara baktı. İlk kez rahatladı.

Bir adım geri çekildi. Elini alnına götürerek selam verdi.

“Görev teslim edilmiştir,” dedi.

Ve nöbetini teslim etti.

Eve dönerken yağmur hâlâ yağıyordu. Kırmızı fular boynunda ağırlaşmıştı. Ama o ağırlığın yağmurdan değil, verdiği sözden geldiğini hissediyordu.

O gün on yaşındaki bir çocuk, bir fuların sadece bir kumaş parçası olmadığını öğrenmişti.

Gonca Berd

“ŞEREF FULARI” öğesine 3 yanıt

  1. emineaysun Avatar

    Nefis bir öykü. Dili akici, sade ve anlatımı cogullastiran anlamlara sahip. Elinize sağlık

    Beğen

  2. erguvenhamit Avatar

    Ah!

    Beğen

  3. Füsun Uzunoğlu Avatar

    Bugün terkedilmiş kavramlara görürdün bizi. Hep yaz ✒️🌷

    Beğen

Yorum bırakın