Kahvede haberleri izlemeyi sevenlerin kimi ülkede yaşananları öfkeyle kimi de ellerini ovuşturarak takip ediyordu. Ekranda gördükleri kalabalığın kamera oyunu olduğunu anlamayan yaşlılar şaşkındı. Muhtarın karısı Fadik bir keresinde “Her şeyi yapay zekaya havale edip durmayın,” diye terslemişti çocuklarını. Benzer davranışı köy kahvesinde muhtar da sergilemişti. Onun hedefi de gençlerdi.
-Fadime nerede çocuklar?
Biri on diğeri on iki yaşındaki çocuklar ablalarının nerede olduğunu bilmediklerini söylediler. Son zamanlarda sık sık gözden kayboluyordu on yedi yaşındaki esmer güzeli kız. Fadik onlara inanmayan gözlerle baktı.
– Artık eve dönmek istemiyorum, Müzmin.
– Eve dönmek istemiyor musun?
– He istemiyorum.
– Neden?
– Bilirsin bilirsin. Sen her şeyi görüyordun ya.
Köylülerin çoğu ona deli diyordu. Oysa bazıları onun herkesten fazla gördüğünü düşünüyordu. Onunla ormanın derinliklerinde buluşuyorlardı. Adamın bir ağaca yaptığı kulübe onların gizli dünyasıydı.
Müzmin hakkında öyle düşünmeyenler de vardı. Bunlar kahveye arada sırada uğrayan yorumcunun söylediklerine inananlardı. Onun gözünde delikanlı her şeyi çıplak bir şekilde gören biriydi. Bu neyse de birine aşık olması köylünün sınırını zorlamıştı. Gizleyemediği sevgilisi muhtarın kızıydı. Fadime de ona aşık olmuştu. Ama körlüğün bulaşıcı olduğu bir çağda olmaları en büyük şanssızlıklarıydı. Oysa genç kadın yaşanacakların işaretini çoktan vermişti. Yemeden içmeden kesilmiş, babası evdeyken odasından çıkmaz olmuştu. Annesinin tehditlerine aldırmamış, günlerce gözyaşı dökmüştü. Gözünden akan damlaların nehir olup onu sevdiğine geri dönmemek üzere götürmesi için sürekli dualar etmekteydi.
Köylüler, Müzmin ve Fadime’ye mi yoksa adamın söylediklerine güvenenlere mi kızacaklarını bilemiyorlardı. Muhtar birkaç defa çıldırmışçasına kızı dövmüş, odaya kilitlemişti. Ama ne oluyorsa, kız evden çıkıp sevdiği adamla buluşmaktan geri kalmamıştı. Bu yüzden kardeşleri, hatta zaman zaman anne bile günlerini şiddet altında geçiriyordu. Köyün yapılması gereken işleri bile aksamış, Müzmin’in sorunlu olmadığını düşünenler zor duruma düşmüştü. Bazı evlerde nedeni bulunamayan ufak çapta yangınlar meydana gelmeye başlamıştı. Her zaman lezzetli ürünler pişiren fırıncı ekmeklerini hep altı yanık bir şekilde tezgaha koymak zorunda kalmış, bu yüzden kavgalar çıkmıştı. Herkes şaşkındı.
“Müzmin olsaydı sorunları çözerdi,” diyenlerin sayısı artmaktaydı ama bunu söylemeye kimse cesaret etmiyordu. Çözümü bir türlü bulamayan köy halkı arada bir köylerine uğrayan rüya ve hayal yorumcusunun yolunu gözlüyordu.
Yorumcu herkes uykudayken köye gelir, yanından ayırmadığı akbabasıyla kahvenin eşiğinde oturur, insanların gelmesini beklerdi. Akbaba kötü sözleri yutar, sahibini korurdu.
Köyün köpekleri bile yerlilerin tuhaf diye niteledikleri bu ikiliyi görünce gizlenecek delik arardı. Sahipleri gibi onlar da son zamanlarda yaşananların rüya mı gerçek mi olduğuna karar verememişlerdi. Son gelişinde yorumcu kaybolan bir çocuğun bulunmasına yardım etmişti. Bunun için cebinde taşıdığı taşları yere sermişti önce. Ardından onların dizilişinden anlam çıkarmış, onu dinleyenlere akbabanın seçtiği taşın yönünde ilerlemeleri gerektiğini söylemişti. Yorumcu son zamanlarda yaşanan felaketlerin köyün delisi diye bilinen Müzmin’in taşlanarak kovulmasından kaynaklandığını söylemişti. Genç adam bedenine değen her taşı sevdiğinin gülleri olarak kabul ettiği için çok acı duymamıştı .
Müzmin’in gidişinden iki hafta sonra kahvenin önünde gördükleri karşısında kimileri şaşırmış kimileri de sevincini gizlemişti. Korkup uzaklaşanlar da ayrı bir grup oluşturmuştu. Çınar ağacında asılı duran kızın bedenine kimse dokunamıyordu. Çünkü her dokunanda kanamalar oluyordu. Muhtar onu kucaklamaya giriştiğinde her tarafından kan akıyordu. Bunu gören köy sağlık görevlisi bile zor durumda kalmaktaydı.
Köyün yerlileri yorumcu gelmeden birkaç gün önce böylesine tuhaf bir duruma daha tanık olmuştu. Bırakın dokunmayı ağacın yanına bile gidemez olmuşlardı. Sallanan güzel bedenin etrafında uçuşan kelebekleri görenler buna aldanarak kıza yaklaşmaya çalışmışlardı. Ama her yaklaşanın üstüne taşlar yağmıştı.
“Müzmin ağacın tepesinde saklanmıştır muhtar efendi.” Bunu dillendirenleri yanından öfkeyle kovan muhtar ağacın tepesinde kimsenin olmadığına emindi. “Saçmalamayın Allahınızı severseniz. Günaha gireceksiniz.” Kedilerle, köpekler “bu işin günahla ne ilgisi var?” dercesine birbirlerine bakmışlardı.
“Şu günahkar kızın eşyalarını çıkarıp yakarsanız bu işten kurtulursunuz.” Köyün en yaşlısının sözü üzerine Fadime’nin annesi ve komşuları hemen işe koyulmuştu. Ama kimse eşyalara elini sürememişti. Çünkü her dokunanın eli yanıyordu. Bu duruma yanıt arayan muhtar duyduklarına inanamamış, yaşlıyı terslemişti. “Olmadı, evi yakın,” demişti köyün ölüme en yakın olanı.
O gece Fadik kocasına beş yıl önce haberlere konu olmuş bir olayı anımsattı. Üç dağın ötesindeki bir köyde yaşanan bir olaydı. Benzer durum yüzünden aile kızının eşyalarını toplamış, evin önünde ateşe vermişti. Ama, onca ateşin ortasında zavallı aşığın hiçbir şeyi küle dönmemişti. Muhtar ters ters bakıp söylendi karısına. “Hatta köy imamının uyarısıyla kızın babası bu durumu fırsat bilip olayı görmeye gelenlerden para istemeye başlamıştı. Anımsadın mı?” “He he anımsadım. Babayı da imamı da kovmuşlardı köyden, değil mi?” “Biz öyle yapmayız değil mi herif?” “Saçmalama Fadik ya.”
İşte durumları giderek zorlaşan yetkililerin bu köye gelmesinin nedeni buydu. Burada yaşananlar haberlerde ilk sırayı almıştı. Getirilen koca vinç ağacı sökecek, insanları yaşadıkları sıkıntıdan kurtaracaktı. Ama önce bir açıklama yapıp kendilerini gönderenleri alkışlatmışlardı. Her fırsatı değerlendirmek gerekiyordu ne de olsa. Ardından yanlarında getirdikleri kalabalıkla ağacın karşısındaki köy kahvesine oturdular. Vinç biraz sonra işine başlayacaktı.
“Herkese çay ver. Benden olsun,” dedi sıcağa rağmen kravatını gevşetmemiş olan siyah ceketli adam.
O kadar bardağı olmasa da kahveci buna çok sevinmişti. İyi para bırakacaktı ne de olsa. Bir gölge gibi ilerleyen vinci izleyenler bir ona bir de sarsılan ağaca hayretle baktılar. Kimileri duaya başlamıştı bile. Ağaç iyice sallanmış, bu olaya tanık olanların ağzı açık kalmıştı. Kuşlar hariç. “Çoktandır ağır bir araç geçmedi ya. Ondan yer sarsılıyor ama herkes farklı anlıyor. Şu insanlar ne komikler ya.” Anne serçe bu sözleriyle yavrularını sakinleştirmişti.
Uygun mesafede duran aracın kolu bir türlü açılmamıştı. Köyün günahını temizlemek istemiyor gibiydi. Şaşkınlık diz boyu olmuştu. Operatörü de korku sarmaya başlamıştı. Oysa aracı daha yeni bakımdan çıkmıştı. Beyaz gömleklinin elindeki çay buz kesmiş, kalabalığın çoğu daha geriye kaçmıştı. Bu işin olmayacağını anlayan yetkililer hiçbir açıklama yapmadan kahveyi terk etmişlerdi. Vinç onlarla birlikte ağır ağır ama tebessüm ederek köy meydanından ayrılmak zorunda kalmıştı. Bu defa çınar ağacı sarsılmamış, sallanan bedenin üzerine yapraklarından bir demet serpmişti.
Aracın kolunu hareket ettiren mekanizmadaki arıza sonradan giderilecekti ama büyük gösteri yerini fiyaskoya bırakmıştı artık. Olan zavallı kahveciye olmuştu.
Bu olayın ardından gelen yorumcunun onları bu dertten kurtaracağına inanan köy halkı yeniden sabır küpüne girmiş gibiydi.
“Ne yapalım, sen söyle.”
“Ocağına düştük.” Ancak sen kurtarırsın bizi.”
Müzmin ve Fadime’nin aşkından çok etkilenen ve onların gizli buluşmalarına destek olan yorumcu “yaşadıklarınız aklınızı başınıza toplar umarım,” deyip taşları yeniden serdi. Kendisi de sevdalısını buna benzer bir şekilde yitirmiş ve köyünü terk etmişti. Çiftin sevgi dolu bakışlarını taşlarında görünce derin bir iç çekti. Çıkardığı sesteki sertliğin nedenini kimse anlamamıştı. Ne demek istendiğini bir tek Müzmin anlardı. O herkesin görüp de söyleyemediğini söyleyendi. Kulübesini terk etmek zorunda kalan adam Fadime ile diğer buluşma yeri olan bir mağaranın derinliklerinde beklemekteydi. Onun öldüğüne dair söylenenlere değil, sevdiceğinin geleceğine inanıyordu hala.
“Sesini kesebilirlerdi ama sevgimize bulanmış kokusunu asla.”
Çınarın yaprakları görünmeyen yüreğin atışlarıyla titriyordu.
HAMİT ERGÜVEN
HAZİRAN 2026

Yorum bırakın