Decorative gold picture frame suspended in front of a large, blurred audience in an ornate theater

            Sarı Sessizlik  

                                          

      Şehrin ortasında bir açlık asılıydı. Kimsenin yemediği, kimsenin doyurmadığı açlık. Bembeyaz yalnızlığın üzerinde duruyor, insanların bakışlarıyla besleniyordu. Her gün kalabalıklar gelip önünde duruyordu.

“Ne kadar değerli,” diyordu biri…

“Ne kadar derin,” diyordu diğeri…

Ne kadar cesur.”  dedi başka biri…

Oysa sarı sessizlik, kendisine hayranlıkla bakan yüzlerin arkasında başka yüzler görüyordu. Kasalarında gün sayan pazarları. Çatlamış elleri. Bozuk para hesaplayan anneleri. Bir meyvenin gölgesine bile hasret kalan çocukları. İçeride değer konuşuluyordu. Dışarıda ihtiyaç. Ve ikisi birbirini hiç duymuyordu

         Sarı Şey…Şehrin en aydınlık binasında. Kimse ona açlık demiyordu elbette. İnsanlar daha zarif kelimeler bulmuştu.

Değer.

Yorum.

Kavram.

Çağın ruhu.

Oysa dışarıdaki yağmurun altında bekleyen biri için adı daha basitti. Eksiklik. Bembeyaz salonun ortasında duran sarı şey sessizdi. İnsanlar önünde toplanıyor, fotoğraflar çekiyor, başlarını sallıyorlardı. Orada duran şey nesne değil de herkesin görmek istediği rüyaydı.

__Muhteşem, dedi takım elbiseli adam.

__Nesi muhteşem? Diye sordu yanındaki kadın.

__Bilmiyorum ama muhteşem olduğu söyleniyor.

Kadın güldü.

__Belki de hepimiz birbirimizin gözlerine bakıp ne hissedeceğimize karar veriyoruzdur.

Adam cevap vermedi. Bazen insanlar anlamadıkları şeylere en çok hayran olurlar. Salonun diğer köşesinde temizlik görevlisi kadın paspasını duvara yaslamıştı. Gün boyunca insanların yüzlerini izlemişti. Kendi yüzünü ise uzun zamandır izlemiyordu. Yorgunluk, insana ayna bırakmazdı. Yanındaki güvenlik görevlisine sordu:

__Sence burada neye bakıyorlar?

Adam omuz silkti.

__Zenginler bazen bakacak şey bulamayınca boşluğa bakıyor galiba.

Kadın hafifçe güldü.

__Bizim evde boşluğa bakmak bedava.

Gülüşleri kısa sürdü. İkisi de ay sonunda ödenecek faturaları hatırlamıştı. Salon kalabalıklaştıkça sesler çoğaldı. Bir adam yüksek sesle konuşuyordu. Etrafında küçük halka oluşmuştu.

Asıl mesele nesnenin kendisi değil, temsil ettiği anlamdır.

Kalabalık başını salladı.

Harika.

Çok doğru.

Müthiş bir yorum.

Adam devam etti:

Değer, nesnenin içinde değildir. Ona yüklediğimiz fikirdedir.

O sırada arkalardan gençlerden birinin sesi duyuldu.

O zaman kiramı da fikirle ödeyebilir miyim?

Kalabalık dönüp baktı. Yağmurdan yeni çıkmış bir kurye duruyordu. Montundan su damlıyordu. Yüzünde ne öfke vardı ne alay. Sadece yorgunluk. Adam kaşlarını çattı:

Affedersiniz

Değer dediğiniz şey gerçekten bu kadar kolay değişiyorsa, benim emeğim neden bu kadar ucuz?

Salonda sessizlik oluştu. Kimse cevap vermedi. Bazı sorular cevapsız kalmazdı. Cevap verecek kimse bulunamazdı. Kurye çıktı gitti. Arkasında yağmur kokusu kaldı. Akşam yaklaşırken kalabalık azaldı. Camların ardından şehir görünüyordu. Kırmızı fren ışıkları. Islak kaldırımlar. Eve yetişmeye çalışan insanlar. Bembeyaz salonun içindeki dünya ile dışarıdaki dünya birbirine birkaç metre uzaklıktaydı. Ama aralarında okyanuslar vardı. Temizlik görevlisi kadın yeniden sarı şeye baktı. Uzun süre baktı.

Sonra sessizce konuştu.

Biliyor musun?

Yanındaki güvenlik görevlisi döndü.

Ne?

Burada duran şey bana hep sofrayı hatırlatıyor.

Sofrayı mı?

Evet. Eksik sofrayı.

Adam bir süre düşündü.

Sonra başını salladı.

Bana da.

Gece oldu. Kapılar kapandı. Işıklar söndü. Şehir yorgun bir uğultuya dönüştü. Ve karanlığın içinden biri geldi. Ayak sesleri duyulmadı. Belki açlık yürüyordu. Belki öfke. Belki de ikisi aynı şeydi. Karanlık figür beyazlığın önünde durdu. Uzun süre baktı. Sonra elini uzattı. Sarı Sessizi yerinden aldı. Ve gitti. Bu kadar. Sessizdi. Yoksulluk kadar sessiz…

Ertesi sabah kıyamet koptu. Şaşkınlık. Panik. Telefonlar, Kameralar, Mikrofonlar… Çünkü insanlar ilk kez boşluğu fark etmişti. Oysa boşluk yeni değildi. Yıllardır sofralarda vardı. Cüzdanlarda vardı. Hayatlarda vardı. Sadece bu kez beyazlığın ortasında görünür olmuştu. Kalabalık büyüdü. Uzmanlar konuştu. Gazeteler yazdı. Ekranlar günlerce aynı kaybı anlattı. Kimse aynı şehirde kaybolan çocukluklardan söz etmedi. Aynı şehirde eksilen ekmeklerden. Aynı şehirde çalınan ömürlerden…

Herkes aynı şeyi konuşuyordu.

İnanılmaz!

Nasıl olur?

Bu büyük bir kayıp!

Günün ilerleyen saatlerinde ekranlarda aynı haber dönmeye başladı.

“Kıymetli eser kayboldu.”

“Kültür dünyası şokta.”

“Büyük skandal.”

Temizlik görevlisi kadın kalabalığın arasından boş kalan yere baktı. İlk kez hiçbir şey görmedi. Ve ilk kez her şeyi gördü. Orada duran şey gitmişti. Dışarıdaki eksiklik hâlâ yerindeydi. Açlık yerindeydi. Yoksulluk yerindeydi. Eşitsizlik yerindeydi. Sadece insanlar yanlış kaybın yasını tutuyordu. Akşam olunca beyazlığın ortasında yalnızca ince gri bir çizgi kaldı. Bir yara izi… Dünya ikiye ayrılmış gibi…Bir tarafta açlığı yaşayanlar. Diğer tarafta açlığı seyredenler. Ve herkes çalınan şeyin ne olduğunu konuşurken, kimse çok daha önce çalınmış olanı hatırlamıyordu. İnsanın insana olan mesafesini…

 O sırada galerinin önünden annesi ile çocuk geçti. Elinde okul çantası vardı. Camdan içeri baktı. Boşluğu gördü. Merakla annesine sordu: Anne, ne olmuş?

Kadın haberlere göz attı. Sonra boş duvara baktı. Ve yıllardır içinde biriktirdiği bütün yorgunlukla cevap verdi: Hiçbir şey olmamış oğlum.

Çocuk şaşırdı… Ama herkes üzülüyor.

Kadın yürümeye devam etti.

İnsanlar bazen çok geç fark ederler.

Neyi?

Kadın dönüp son kez binaya baktı.

Boşluğa.

Kalabalığa.

Paniğe.

Sonra sessizce söyledi: Çalınan şeyin yerinde olmadığını. Bazı şeyler, oradan çok daha önce çalınmıştır.

Ve o gün şehir, boş bir yerin yasını tuttu. Kimse kendi içindeki boşluğu konuşmadı…

”            Sarı Sessizlik  ” öğesine 2 yanıt

  1. emineaysun Avatar

    Burcu, yine yapmissin yapacagini. Carpildim👏

    Liked by 1 kişi

  2. Füsun Uzunoğlu Avatar

    Burcu,bu derin boşvermişlik ve bakar körlük başka türlü anlatılamazdı. Okurken zihnimden öyküler geçti. O insanların öyküleri… 👁🌷

    Beğen

Yorum bırakın