-Sahi…bu kadar mı? Agatha Christie’nin odasını görmeyecek miyiz?
-O odada misafir var.
– Müze değil yani oda?
Normal oda dedi, kapkara döpiyesli aşırı ciddi görevlilerden biri, mekanik bir sesle,
Netflix’te yayınlanan Pera Palas dizisi nedeniyle bu tarihi otele ilgi büyüktü. Kalabalık akın akın geliyordu, ezilmemek için kenara çekildim. Agatha’nın odasında kalmak… kaçadır? Kim kalıyor? Agatha’nın kullandığı eşyalar hala duruyor mu? Yatağı, masası, ya sarkaçlı bir saat var mı odada? Orada kalsam ben de bir cinayet romanı yazabilir miyim? Ya da gece yarısı sarkaçlı saat 12’yi vurduğunda Agatha gelip kulağıma fısıldasa, “Şu koridordaki adama dikkat et, kravatı çok düzgün, katil belli” dese?
Kalabalığı yararak, zar zor çay salonuna indim,
—Rezervasyonunuz?
—Çay içecektim sadece.
—Çay salonu artık sadece çay içilen yer değil. Açık büfe bileti almak zorunlu.
Açık büfe ve çay salonu… Bu iki kavram kafamda hiç barışmadı.
Beyaz saçlı, bastonlu bir kadın başıyla beni onayladı.
—Eskiden çay içmeye gelirdiniz değil mi? dedi hüzünle. —Şimdi her şey değişti.
Kalabalık iyice arttı, başım dönmeye başladı. Ya da yer mi kayıyordu altımda, emin değildim. Lobinin girişinde, pırıl pırıl mücevher tezgahının yanında boş bir koltuk bulup çöktüm. Mutsuzdum. Üç yıl gelmemiştim Pera Palas’a, pandemide hiç çıkmamıştım Beyoğlu’na. Ama anılarımı bu kadar sarsacağını hiç düşünmemiştim. Oysa anneannemle gelirdik buraya. İlham Gencer eşliğinde çay içerdik. “Aksaray’daki apartmanı satalım, Pera Palas’ta kalalım,” derdi hep. “Banker hesaplarına koyalım, faiziyle geçinir gideriz.” Ben de liseyi bitirip İstanbul’da onun yanında üniversite okuyacaktım. Pera Palas’taki hayatımız hakkında ne hayaller kurardık…
Apartman satılamadan banker battı. Günlerce paramızı kurtardığımıza sevineceğimize, rüyamızın bitmesine üzülmüştük.
Yenilgiyi kabul edemezdim. Agatha’nın odasının kapısına gitmeliydim. Havasını solumalıydım. 411…
O sırada bir tur otobüsü otelin önünde durdu, tüm yolu tıkayarak. Siyah tayyörlü, topuzlu kadınlar ve siyah takım elbiseli adamlar koşuşturuyordu. Şık şıkıdımlar, parıltılılar, yüzlerce marka bavul, uçuşan eşarplar, tombik ellerde sallanan Louis Vuitton’lar… Lobi bir anda Dubai’ye dönüştü.
Kafileye yanaştım, tercümanmışım gibi, sekretermişim gibi kaynadım araya. Biraz önce alınmadığım tarihi asansördeydim işte! Ama kalabalık ve ağırlıktan mı, bir an elektrik gitti, asansör sallandı. Panik yapmaya başlayamadan normale döndü.
Dördüncü katta indik. İki belboy’un taşıdığı onlarca bavulla Dubaili genç çift 411 numaralı odaya girdi. Kapı aralığından bir an göz attım: bordo yatak örtüsü, antika yazı masasında eski bir daktilo, duvarda Agatha’nın fotoğrafları, büyük bir ayna…
Genç görevliler bol bahşişin mutluluğuyla çıkarken kapıyı yüzüme kapattılar. Kaldım öylece.
—Kime gelmiştiniz?
Uzun boylu, esmer bir görevli arkamda belirdi. Bir hayalet gibi sessizce yaklaşmıştı. Şaşkınlıkla donakaldım. Siyah takım elbiseliydi ama diğerlerinden farklıydı, tanımlayamadığım bir şey vardı onda—belki gözlerindeki ışıltı, belki tebessümü.
—Muhammad Lafeyyet’in tercümanıyım, dedim, aklımdan geçen ilk Arap ismini uydurarak.
—Beşinci katta. dedi.
Uydurduğum ismin gerçek çıkmasıyla afalladım, telaşla merdivenlere yöneldim. Beşinci kat sessizdi. Loş, hatta karanlık sayılırdı.
Koridorun sonundaki kapı açıldı. Çay salonunda gördüğüm beyaz saçlı bastonlu kadın:
—Geç kaldın, bekliyorduk seni.
Elimden tutup içeri çekti.
Oda nefisti. Lui Kenz ayaklı masa, kadife kaplı ahşap sandalyeler, porselen çay takımı, gümüş çaydanlık… Kucağında beyaz tombul bir kedi olan yaşlı adam huysuzca söylendi:
—Briçe dördüncü geldin en sonunda!
Yanındaki kadın—saçları topuzundan fırlamış, elma yiyor—kahkahayı patlattı.
—Misbah Muhayyeş, otelimizin sahibi ve sevgili kedisi, Bayan Oliver. Ben de Jane. diye tanıştırdı yaşlı hanım.
Sessizce oturdum. Jane partnerimdi, rahatlamıştım. Kağıtlara baktım—18 puan. “1 Sanzatu” dedi Misbah. Eh… kontür çekmeliydim.
Birden moralim yerine geldi. Pera Palas’ta briç oynuyordum. Tıpkı eskiden anneannemle hayal ettiğim gibi.
Kırmızı üniformalı görevli geldi: —Çay ister misiniz?
Bergamot kokulu çayımdan bir yudum aldım. Oyuna odaklandım. Ama alt kattan gürültüler, kahkahalar gelmeye başladı. O kadar yüksekti ki Agatha’nın mezarında ters döndüğünü hissettim.
—Agatha’nın odasında kim kalıyor? diye sordu Misbah huysuzca.
—Zengin Arap çift. dedim hoşnutsuzca.
—Bir yazar mı kalacaktı 400 Euroluk odada? diye söylendi Jane.
Best seller yazarı düşündüm o odada kalacak parası olan ama aklıma da kimse gelmedi.
-Hikaye yazmak yerine Instagram hikayesi çeken tipler var orada. İnfluencerler onlar kalır işte
Bayan Oliver dünya nereye gitti böyle bakışı attı, yeni bir elma aldı eline.
Misbah kedisine endişeyle baktı. —Hiçbir şey yemedi bugün, Ona bir şey olursa ben yaşayamam, ölürüm.
Gözlerimin önü karardı. Hafif bir sallantı mı oldu? Başım dönüyor…
Bomboş bir odanın tozlu zemininde uyandım. Panikle koridora fırladım, kasklı, tulumlu bir işçiyle çarpıştım.
—Abla tadilatta bu kat! Nasıl girdin?
—Muhammet Lafeyyet’in sekreteriyim, bana bu katı söylediler de…
—İn resepsiyona sor, bi… Ayak altında dolaşma!
Merdivenleri yavaşça indim. Giriş katı yine olanca kalabalığındaydı. Sadece yarım saat geçmişti, koca bir gece sandığım sadece yarım saat. Nasıl çıktım beşinci kata? Briç oynadığım oda neredeydi?
Bir hayalet gibi arkamdan yaklaştı yine—uzun boylu, esmer görevli. Kucağında beyaz bir kedi vardı. Göz kırptı.
—Pera Palas’ta her şey olabilir.
Kediyi bana uzattı.
—Bayan Oliver sizi çok sevdi. Bence sizde bir şey var.
Kedi mırladı. Görevli gülümsedi:
—Muhammet Lafeyyet lobide bekliyor. Şehir turuna çıkacakmışsınız.
—Ya gerçek değilse?
—Gerçek dediğin nedir ki burada? Kedi gözlerini kıstı. Adam gülümsedi.
—Agatha’nın odasında kalanların hepsi birer hikaye yazıyor zaten. Kimisi fotoğraf atıyor, kimisi rüya görüyor. Sizinki hangisi?
Cevap vermedim. Ama Pera Palas’ın merdivenlerinden inerken, cebimde bir kedi tüyü buldum. Beyaz. Uzun. Bir de kartvizit: Misbah Muhayyeş, Pera Palas Otel Sahibi.
Arkamı döndüm. Kimse yoktu. Sadece lobideki devasa sarkaçlı saat 12’yi vurdu.


Yorum bırakın