Ahmet Telli’nin Anısına
Bazı insanlar, sokakların hafızasıdır. Gidince eksilen onlar değildir. Duvarların rengi açılır
gibi olur. Kaldırımlar yürüyenleri hatırlar. İnsan bunu en çok akşam olurken anlar. Güneş
çekilirken şehir, içinde biriktirdiği yalnızlıkları çıkarıp yollara serer. O zaman konuşmak
değil, susmak daha çok şey anlatır.
Hayat, kimsenin alnına zaferi yazmadı. Ama yenilgilerimizin arasına küçük umutlar bıraktı.
Çatlamış saksılarda açan çiçek gibi, unutulmuş kapıların aralığından içeri süzülen ışık. İnsan
bazen yalnızca bunlarla ayakta kalır. Umut, en çok yorulanların omzuna konan sessiz kuştur.
Biz, birbirimizin yarasını tanıyan insanlardık. Adlarımız unutulsa da aynı gökyüzüne
bakarken içimizden geçen cümle değişmezdi. Bir gün, hiçbir çocuk korkuyla büyümesin. Bir
gün, ekmek kadar adil, su kadar temiz sabaha uyanalım. O sabah gelmezdi hemen; ama
beklemek de yürümenin başka biçimiydi.
Şimdi gece yeniden büyüyor. Sokak lambaları, karanlığa karşı küçük nöbetçiler gibi yanıyor.
Dünya bütün ağırlığıyla omuzlarımıza yaslansa da içimizde söndürülmemiş kıvılcımlar var.
Çünkü insan, en çok karanlıkta öğreniyor ışığın değerini. Ve biliyoruz: sabah, yalnızca
güneşin doğması değildi. İnsanın yeniden insana inanabilmesiydi. Güvenebilmesiydi…
Belki de bu yüzden gece buğday kokar. Toprağın derinliklerinde sessizce çoğalan başaklar
gibi, umut da görünmeden büyür. Hiç kimsenin alkışlamadığı eller, sabahın ekmeğini yoğurur.
Kimsenin adını bilmediği insanlar, dünyanın yükünü omuzlarında taşır. Hayat, en çok onların
sessizliğinde filiz verir…
Bazen pencereye vuran rüzgâr, yıllardır söylenmemiş cümlelerin yerine geçer. Bir serçenin
telaşı, çocukluğun unutulmuş avlusunu getirir insanın önüne. O zaman anlarız; hiçbir ayrılık
bütünüyle bitirmek için değildir. Gidenler biraz gökyüzünde kalır, biraz ağaçların gölgesinde,
biraz da bizi ansızın yoklayan buğday kokusunda…
Gece, siyah örtü oldu kondu çatılara
Altında
Gizlice yeşeren buğday kokusu vardı
Kim demiş karanlık yalnızca eksiltir diye?
Toprak, en derin sırrını
Işığın ulaşamadığı yerde kurar
Taşın çatlağından çıkan otu gördüm
Rüzgâr onu eğdi
Yağmur susturdu
Güneş gecikti
Yine de yeşil
Dünyaya kendi adını fısıldamaktan vazgeçmedi
Biz biraz da o otuz
Yenilgiyi omzunda taşıyan
Köklerini hiçbir fırtınaya emanet etmeyen
Yeter ki gözlerimiz
Bir serçenin yüreği kadar inansın uçmaya
Bir çocuk, cebinden mavi bir düğme çıkardı
O gün, o küçücük maviliğe tutunup
Yeniden dikti kendini ufka
Ve
Umut, büyük kapıları açan anahtar değildi
Yalnızca
Duvarın içinden geçen incecik sarmaşıktı
Taşı yormadan,
Sessizce,
VE mutlaka göğe vararak
Gök, kendisine yürüyen dalları hiç unutmaz
Burcu Türker

Yorum bırakın