Edebiyatın gökkuşağı o kadar renkli, kendine ait o kadar zengin bir yelpazeye sahiptir ki, neredeyse her yazıya, her yazara uygun kıvamda bir edebiyat dilimi ve duygusu vardır onda.
Örneğin Proust’un edebiyatı, hiçbir başka yazara uymaz.
Keza Kafka’nın, Camus’nun Joyce’un edebiyatları, ne Aragon’un, ne Shakespeare’in ne Tanpınar’ın ne de Oğuz Atay’ın edebiyatlarına uyar.
Aslında edebiyat, nevi şahsına mahsus bir yazıdır; o, yazarın ruhudur, elbisesidir, hayalidir ve biçimidir aynı zamanda.
Yazı denilen şey, bütünüyle kişiseldir; bir toplumu, bir uygarlığı bütünüyle kucaklamayı başarabilse dahi, bu böyledir.
Edebiyatın filizlendiği -hatta geliştiği- bu engin coğrafyada; yazı, söze ve sese dönüştüğünden beri -bütün altüst oluşlara rağmen- her zaman için toplumun yanı sıra bireyin de özgürlüğüyle ilgili bir bireysel edebiyat çıkmıştır ortaya.
Yazarın edebiyatla buluşmasının tarifi, ölçülmesi ve değerlendirilmesi somut olarak neredeyse imkânsızdır. Bu insani alanda, bir yazara edebiyatın yakışıp yakışmadığı hususunda fikir yürütmek çok hassas bir konudur ve hoşgörü içermelidir.
Edebiyatla ilgili bir ölçü varsa; o da safiyettir bana göre.
Yazı safiyettir çünkü (?… bir ben var ki bende benden içeru?)
Öyle olmalıdır yani. (Tabii aksine birçok tez de vardır bu konuda)
İyi niyet, iyi eser vermek için yeterli olmuyor her zaman; am yine de safiyet, edebiyatta önünde sonunda her şeyi meşru kılıyor kimi zaman.
Mehmet Açar’ın “Çok Uzaklarda Bir Yaz” adlı romanında çocuksu bir açıklık ve safiyet duygusu dikkat çekiyor.
ÇOK UZAKLARDA BİR YAZ
Ailemizde yazlık tutan ilk kişiler Rüştü ve Ethem ağabeylerdi hatırlıyorum. Daha da eskilere gidecek olursak Kumburgaz’daki çadırda geçirdiğimiz ilk gençlik günleri geliyor aklıma. Yan tarafında bir futbol sahası, önünde kumsalla birleşen tertemiz bir denizi vardı. Freud’u dinleyip, çocukluğumuzu da işin içine katacak olursak, -günü birlik gidilen- ‘Cennet Bahçesi’ günlerini de anlatmak isterim. Gerçek bir Cennetti, Teoman’ın bir şarkısında bahse konu ettiği gibi; ‘Henüz cennet plajı otopark olmamışken’
Sonrasında sevgili annemin ‘On Dönüm Bostan Yan gel yat Osman’ ve Suat’ı çimdikleyerek ders çalıştırdığını hatırlıyorum. Sevgili ablamın götürdüğü ilkokul birinci sınıfta aynı muameleye maruz kalacağımı düşündüğümde -korkudan okuma ve yazmayı daha önce söktüğüm halde- sevgili ablamın elini günlerce bırakamadığımı hatırlıyorum. ‘Yaz tatili’ demek, ‘Günler ve geceler boyu sürecek oyun’ demekti bizim için. Bir oraya, bir buraya koşuşturup duruyoruz.
Ailece gidilen pikniklerde babam, kamyon tutup tüm sokağı Belgrat Ormanına götürüyor; Kamyondan aşağıya atlar atlamaz karşılıklı iki taş koyup, maça başlıyoruz; Kahvaltı hazırlanana kadar bir maç ve sonra öğle yemeği. Mangal yapan tek bir kişi yok o yıllarda. Zeytinyağlılar, haşlanmış yumurtalar ve çeşitli börekler yeniliyor ve sonra bir maç daha. Her şey üç öğün yemeğe göre düzenleniyor o zamanlar. Erkekler bir ağacın altında toplanıp rakı içip, şarkı söylüyorlar. Çocukların durumunu az evvel anlattığıma göre. Geriye kadınlar kalıyor değil mi?
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK
Kadınların durumu vahimmiş, sonradan öğreniyorum, ‘Şimdi ve Burada’ sevgili annemin ağzından dinliyoruz; ‘Üç gün hizmet demekti piknik macerası. Birinci gün -yani cumartesi günü- yemekler hazırlanır, börekler açılır, alışveriş yapılırdı. Pazar günü sabahtan akşama kadar koy, kaldır, çocuklara hizmet et ve sonra da erkekleri mutlu et. Ertesi gün -yani üçüncü günde- onca kap kacak yıkanacak ve yerine yerleştirilecek, eğer kalaycıyla işiniz yoksa.”
‘Yine de mutluyduk’ diyor annem, bir başka yaşam modeli yokmuş o yıllarda. Sonrasında göç başlamış ve beraberinde gelmiş mangal kültürü. Et kokularının yan taraftaki komşulara kadar gitmesi çok yadırganmış önceleri. Bizimkiler teker teker terk etmişler böylesi ortamları. Anadolu insanlarının kadınlarına ettikleri eziyetleri görünce, kocalarını daha bir sever olmuşlar filan.
Sonrası nakarat, biri geldi biri gitti otobüslerin. Artık ‘Prizrenli Türkler Cemiyeti’ vardı, -otobüs tutarak- daha bir konforlu gidiyorduk pikniklere. Futbol oynayacak daha çok çocuk demekti bu. Bir seferinde -rakı içen büyüklerin önünde- ‘ıs takaya taş dizer, ipe un serer gibi’ geçiyorum rakipleri. Ankara’da pastaneleri olan ve Ankaragücü idarecileriyle sıkı fıkı olan bir hemşerimiz, Ankara Gücü takımına transfer olabileceğimi söylüyor. Kulaklarıma inanamıyorum, kendime güvenemiyorum, gidemiyorum. Prizrenli Türkler takımıyla başlayan bu büyük macera elli küsur yaşına kadar top peşinde deli gibi koşturmakla geçiyor, başka teklifler de geliyor peşi sıra. Özel maçlarda harikalar yaratıyorum, iş ciddiye dönünce elim ve ayağım dolanıyor birbirine.
KAZANMAK NEYE YARAR KAYBEDENLER OLDUKÇA?
Dispanserin bahçesinde futbol oynadığımız, ‘Rafet, Babazot Turgay’ örneği çocuklara bakacak olursanız; ‘futbol erkek oyunu’, tekme tokat gitmek serbest onlara. 11. Golü atıp, maçı bitireceğimiz zaman erkek oyunu olduklarını hatırlıyorlar, ne yapsak 12. Golü atamıyoruz. Arada dayak da yiyoruz.
Sık yapılan işler alışkanlık yaratıyor olmalı ki, ertesi gün yine gidip, yine 11’e kadar golleri sayıp, salya sümük geri dönüyoruz filan. Bir seferinde boyu kalçama kadar gelen kara kuru ‘Çamur’ lakaplı çocukla sorun çıkıyor aramızda. Topa vurmuşum –‘Çamur’ o kadar ufak tefek ki – topla birlikte duvara yapışıyor. –Sen misin bunu yapan?-
Yerden kalkıyor, -Keşanlı Ali destanındaki gibi- yürüyor, yürüyor, üzerime doğru geliyor. Derin bir sessizlik oluyor o anda. Sert toprak zeminde ayak sesleri bile sayılıyor şimdi. Mesafe kısa olduğu için-onun da adımları kısa olduğundan- 11. adıma kadar saydığımı hatırlıyorum. İkinci hatırladığım detayda -sıçramak suretiyle- yanağıma şaplağı yapıştırıyor.-Nasıl bir hışımla vurduysa artık- yanağımın iç kısmında iç kanama oluyor sonrasında. Ertesi gün yine oradayız, bu defa da Beşiktaşlı Sarı Süleyman’la Babazot Turgay kavgaya tutuşuyorlar. Süleyman, Turgay’ı altına aldığı halde hiçbir şey yapamıyor, teyze oğlu Talha’dan abisini oraya çağırmasını istiyor. Temiz aile çocuklarıyız, sokak çocuklarıyla baş edemiyoruz.. ‘Milyon Dolar Baby’ ya da ‘Slam Dog Milyoner’ –Sokak İtleri-filmlerinde de benzerlerini gördüğünüz bu deneyimlerden çok şeyler öğreniyoruz. “KAYBEDEREKÖĞRENDİKLERİMİZ,,KAZANARAK ÖĞRENDİKLERİMİZE GÖRE,’SOLDA SIFIR’MI SİZCE?”
HAYAT ÖĞRETİR
Bir süre sonra -dayak yemekten sıkılmış olmalıyız ki-, dispanserin bahçesi dar geliyor artık. ‘Kırmızı Şimşekler’ takımını kuruyoruz. Cemal ağabey, Haliç kulübünün tam karşısında, Langırt oynadığımız, eski taş plaklardan sahte marka yaptığımız, kire pasa bulaşmayı öğrendiğimiz izbe bodrumun üzerinde oturuyor. Konuya dönersek, kale spor sahasında ilk defa olarak 11 er kişilik büyük sahaya çıkacağız, bacaklarım titriyor korkudan. Dispanserin bahçesinde oynamaya benzemeyecekti, belliydi. Ayaklarımızda Kramponlu ayakkabı olması mecburiyeti nereden çıkmıştı, bilmiyorum, benzer zeminlerde bez ayakkabılarla oynuyorduk, mutluyduk.
Daha eskilere gidecek olursak az yukarıdaki Bozkurt sahasında, o bozuk, yamuk ve balçık zeminde ‘F. Bahçeli Muharrem ve Yeşil ovalı Arkadaşları,’ ‘Beşiktaşlı Kahraman ve Yeni Doğan takımından arkadaşları’ benzer Kramponlarla oynuyorlar. Onların Kramponlarını taşımak onur verici bir şey o zamanlar.
Ehliyet sınavına girdiğim günkü gibi sıramı bir sonraki kişiye vermeye razıyım. Takım açıklanmış, ilk On bir de yerimizi almışız. Yedekte kalan çocukların suratından düşen bin parça. Arkadaşlarım mutsuzken sahaya çıkacak biri değilim. Fair Play örneği göstererek, kaburgalarımın görünmesi riskini de göze alarak, formamı çıkardım, yedekte kalan arkadaşıma verdim. Kale arkasında seyrediyorum maçın ilk yarısını. Sahadakilerin bizden iyi olmadıklarını gördükten sonra cesaret gelmiş olmalı ki, -ikinci yarıda- 7 numaralı formayla sahada yerimi alıyorum. Kale Spor sahası Tekfur Sarayının, dolayısıyla Anemas Zindanlarının alt kısmında bulunuyor. Sokak çocuklarının en sık ziyaret ettiği yer burası.
YÜKSEKLİK KORKUSU
Çocukluğumda rüyalarıma giren bu mekân-Tekfur Sarayı- yükseklik korkum olduğumu keşfettiğim ilk yer. Sokak çocuklarıyla arkadaş olabilmek, onlar tarafından kabul görmek için her gün üşenmeden tepeye kadar tırmanıyoruz. Her seferinde yerinden oynayan taşlara tutuna tutuna, Çile Bülbülüm Çile.
Aşağı inerken Vehbi’nin kerrakesi belli oluyor, yüksekten bakmaya korkuyoruz. Kimseciklere söylemiyoruz elbet. Uzun yıllar boyu sürecek olan rüyalar silsilesi böyle başlıyor. Her gece Tekfur Sarayından aşağıya düşüyorum, ‘oh çok şükür’ diyorum, her uyandığımda.
Anemas Zindanları ise bir başka korkuyla yüzleşmemizi sağlıyor. Evet, evet ben karanlıktan da korkuyorum. Bir yerde okumuştum ; Evrensel tek duygu korkuymuş, bu iki korku henüz anne rahminde gelişirmiş. Üstüpüyle yakılan meşalenin sönme ihtimalini hiç düşünmüyorlar, deli oluyorum. Neticede bir rüzgâr meşaleyi söndürebilir, Cüneyt Arkın’ın filmlerinde gördüğümüz, dehliz ya da derin karanlık çukurlardan birine düşebiliriz.
Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği “Dedemin İnsanları” filminde çok benzeri bir sahne var. Girit Göçmeni dede torununa soruyor; ”Neden böyle yaparsın be çocuk?’ Torunun yanıtı düşündürücü; ”Dede ben sizin gibi olmak istemiyorum, buraya geldiniz madem, burada onlarla birlikte, onlar gibi…”
“ÇOCUKLARINIZA ÖRNEK OLUN AMA SİZN GİBİ OLMALARI İÇİN DEĞİL”
KARANLIKTAN DA KORKARIM ÜSTELİK
Kırk Odaların tam yanından aşağı kaleye doğru akıyorum. Saha aşağıya doğru meyilli olduğu için -sol bek köfte olduğundan- çok avantajlıyım ama bu küçük taşlar da nereden geliyor şimdi? Her seferinde topla buluştuğumda kafama taş gelmesi tesadüf olamaz, kafamı kaldırdığımda Çamurla göz göze geliyoruz. Benden ne istiyor bilmiyorum? -Beyaz tenimi, uzun boyumu kıskanıyor besbelli.-
Sahanın tam kenarına denk gelen tepeye tünemiş, o kısımda bulunan küçük taşları -tek tek ve ısrarla- kafama atıyor. Taktiği Cemal abi verdiği için sıkı sıkıya uymak zorundayız, takıma girememe korkusu da ilave oluyor sonrasında. Sol tarafa gitsem oradaki bek köfte olmayabilir, burada kalsam ‘Çamur’dan rahat yok.
İşin ironik yanı kimseciklere söyleyemiyorum korkudan. Es kaza söylesem ve ‘çık, döv’ deseler ne yapacağımı, birisini nasıl döveceğimi bilmiyorum! ‘Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu birinciliği beyaza verdiler’” yeni ve hikâyeden başlığımız oluyor, Hiçbir zaman kalıbımın adamı olamıyorum sonrasında. 1.80 boy var diye Liberoya koyuyorlar, benden 10 santim kısa olan Stoper Yılmaz’ı kafa topuna gönderip ‘sarkık Libero’ diye bir şey icat ediyorum. Santrafora koyuyorlar, kazayla kafama çarpan top dışında -bırakın kafa golü atmayı-, topa kafa atmaya yeltenemiyorum bile.
Dip Not:-Topa kafa atmadığımız halde saçlar böyle oldu. Bir de vursak kim bilir ne olurdu saçlar?-
O ZAMANLAR
Toplar meşinden yapılıyor, sicim ipiyle dikiliyor o yıllarda. Islandıktan sonra kuyruk yağıyla yağlanıyor ki top su almasın. Tam bir gülle oluyor kuruduktan sonra. Bırakın kafa atmayı bez ayakkabılarla -hani ünlü RAF marka olanlarla- vurduğunuzda tırnaklarınız dökülüyor ayağınızdan, Sokak itleriyle baş edemeyince, bizim gibi ‘hanım evladı’ ya da -daha yumuşak bir ifadeyle- ‘temiz aile çocuklarıyla’ arkadaşlık etmeye başlıyoruz.
‘Prizrenli Türkler Cemiyeti’ Ayan Caddesi üzerinde Haliç Kulübünün tam üzerinde, orada ders veren ağabeyler var. Ortaokulda bir tek matematik dersinden zorlanıyorum, matematik öğretmeni Hami Cebeci, ödev yapmayanları yumrukla dövüyor. Top peşinde koşmaktan ödev yapmaya vakit yok, sabahın köründe koyulduğumuz yol okulun bahçesine götürdüğü için çekiliyor. Sabahçı olduğumuz halde öğlencilerle birlikte paydos ediyoruz, -o yorgunlukla- Aksaray’dan Balat’a kadar her gün yürüyerek gidip geliyoruz. ‘Okul servisi’ denilen iğrenç ulaşımın başlamadığı yıllardan söz ediyorum arkadaşlar.
Sokak çocuklarıyla arkadaşlık yapmayalım diye daha bir nezih semt olan -şimdilerdeki fuhuş yuvası- Aksaray semtinde bir okula yazdırmışlardı, hatırlıyorum. Hatırladığım çok önemli bir detay daha var. Bizden bile hanım evladı olan Sedat Ergin (Hürriyet Genel Yayın Müdürü) -bütün derslerinde 10 üzerinden 10 aldığı halde- futbola bulaşmıyor. Müzik ve resimde bile çok yetenekli. Bir hanım evladının bile başarılı olabileceğini göstermesi bakımından güzel bir örnektir Sedat.
BİZİM GASTE
Bank ekspresin sahibine satıldığı yıllardan beri Milliyet Gazetesi okuyamıyorum. -Aslında bu ‘Bank Ekspres’ çok önemli bir milat hayatımda.- Matbaa işlerini yaptığım Yıllarda bir müşterimiz Bank Express Genel Müdürünü tanıyormuş. Beni onun makamına götürdüğünde neredeyse küçük dilimi yutuyordum, yerleri bal döküp yalamıştılar neredeyse. O boyasız ayakkabılar ve o döküntü elbiselerle nasıl bir tezatlık yarattık bilmiyorum ama koskoca genel müdür elimden tutup satın alma bölümüne götürüyor ve satın almaya rica ediyor; “Bu arkadaşa matbaa işi verin!”
Daha büyük bir bankanın sahibiyle motosiklet yarışlarında tanışan bir arkadaşımın başına talih kuşu konuyor, adam bankanın sahibi olduğu için arkadaşım ihya oluyor ama ultra lüks hayata çok çabuk alışınca trilyonlarca borçla batıyorlar. O nedenle ya da nedensiz şunu söylemek isterim ki…
Bütün bunlar ‘şimdilik’ kaydıyla geçiştireceğimiz şeyler aslında. İyisi de kötüsü de ‘şimdilik böyle’ Yarın ne olacağını bilen var mı aranızda? İnsanın başına ne gelirse meraktan ya da sık dişli taraktan geliyor. Merak ettiğim bir şey daha vardı önümde.
Prizrenli Türkler futbol takımında bizden büyük ağabeyler var -kısa bir süre sonra- ‘takımı yapma işini’ bana bırakıyorlar. ‘A’ ve ‘B’ takımlar halinde iki maç yapıyoruz, ‘B’ takımında kardeşim Süleyman’la, çocukluk arkadaşım Halit’e torpil yapmak istiyorum.
–Sen misin böyle düşünen?-
AYAKLI GASTE
İlk ihanetimizi Prizrenli Türkler Cemiyetine yapıyoruz, -temiz aile çocuklarıyla bu işin olamayacağını anladığımız anda- takımın yarısını devşirme sokak çocuklarıyla dolduruyoruz.
‘Tez, antitez ve sentez’ üçlüsü nihayet karşımızdaydı, adına ‘sentez’ dediğiniz şey çok önemliydi insan hayatında. İki ayrı ırktan oluşan melez güzelleri getirin gözünüzün önüne.
Nihayet ergenlik yaşlarımız geçmiş, futbol topundan başka oval şeyler olabileceğini anlamaya başlamıştık.
Nursel’in de oval hatları da güzeldi ama -Aşkın Nörobiyoloijsi gereği- iyi ve güzel kızlara platonik olarak Âşık olabiliyordunuz o yıllarda. Görece güzel olmayan kızlar size Âşık olduğundan, ‘kötü kızlar’ kategorisi çıkıyor ortaya. ‘Evlenilecek ve eğlenilecek kızlar’ vardı maalesef.
Nursel’le bakışıyor, Düriye’nin kalaylı güğümlerinde erkekliğimizi arıyorduk. Sık yapılan işler alışkanlık yaratıyor, biriyle ne kadar çok bakışıyorsak, diğeriyle de bir o kadar…
“BÜTÜN SANATLARIN ANASI PAYLAŞMA DUYGUSU. İYİ YAŞAMANIN SIRRI; YAŞAMDAN SÜZDÜKLERİNİZİ –Arada durup-BAŞKALARINA AKTARMADA GİZLİ”
SADECE BİR OYUN MU?
Çıksalın macerası fiyaskoyla neticelenince, Haliç kulübünde alıyoruz soluğu. Haliç kulübü idarecileri böylesi sorunları biliyor olmalı ki, komando olarak askerlik yapmış, Kıbrıs’ta gazi mertebesine yükselmiş Natoş abiyi ve Erol Kalkavan’ı başımıza vererek, Kumburgaz’da bir ‘yaz kampı’ açıyorlar. Çadırda kalan 17-18 kişinin yarısı futbolcu. Kumburgaz’ın kumsallarında bacak adalelerimizi kuvvetlendireceğiz güya. Çadırın tam yanında futbol oynamaya müsait bir alan var ama daha çok geceleri coşuyor ahali. Galonla şarap geliyor, başı, -başımıza koruyucu olarak verilen- Kalkavan Erol çekiyor.
Şarkılar, Vita yağı tenekesiyle verilen ritimler derken, zengin çocukları doluşuyor başımıza. Temiz aile çocuklarını değil ama ‘sokak çocuklarını beğenen’ kızlar çoğalıyor etrafımızda.
O kadrodan üç tane fire veriyoruz ya da başka bir ifadeyle, üç sokak çocuğunu -daha iyi eğitilmeleri için- rehine olarak zengin ailelere kaptırıyoruz. Miki Ahmet de gidiyordu ama ‘tamirci çırağı’ olduğunu öğrendiklerinde -sonrasında Nişantaşı Kız Lisesi’ne her gün değişik bir arabayla gitse bile, Edirne spora transfer olduğunu yazlık sitesinin çay bahçesinde 50 gazete bırakarak duyursa da-, değişen bir şey olmuyor, ‘tamirci çırağı’ dükkân açmak zorunda kalıyor.
Altın bileziği bileğine geçirdikten sonra mahallenin en güzel kızına âşık oluyor, semtte, sokak çocuklarının içinde kalmayı tercih ediyor.

Yorum bırakın