Tek katlı evin merdivenine oturan kadın, karşı evin penceresinden bakan arkadaşına seslendi.
“Duydun mu Birgül, Naciye sünnet için üç bin liralık elbise almış.”
Birgül omuz silkti.
“Eh, ne yapsın? Bitecik oğlu var. Benim gibi beş tane değil.”
“Üzülme kız, oğlanlar seni nasıl yaşatacak, göreceksin.”
“Haydi, geç kalma. Daha saçımız yapılacak, makyaj da cabası.”
Genç kadın duraksadı.
“Ben gelmezsem olmaz mı?”
“Niye kız?”
“Giyecek elbisem yok.”
“Aman, o da mı dert! Ceylan evde değil. Dolaptan birini seç, giy.”
Genç kadınlar sabah erkenden kuaförlere akın etmişti.
Yaşlı kadınlar, surların ortasındaki meydanda kurulan kazanların başına geçmiş, düğün yemeklerini pişirmişti. Yemek ve baharat kokuları taş duvarların arasına yayılmıştı.
Öğle saatlerinde tur otobüsümüz ilçenin meydanına geldiğinde trafik tıkanmaya başladı.
Uykunun mahmurluğuyla camdan dışarı baktığımda, yüzyıllardır ayakta duran surlar bütün görkemiyle karşımda yükseliyordu. Büyülenmişçesine seyretmeye başladım.
Birden trafik durdu. Otobüsün çevresini, üstleri çıplak, yüzleri ve bedenleri beyaz çizgilerle boyanmış erkekler sardı. Ağır adımlarla ilerliyorlardı. Arkalarından yükselen keman, klarnet ve darbuka sesleri giderek yaklaşıyordu. Kalabalığın önünde gelinlik giymiş genç bir kadın yürüyordu. Kolları altın bileziklerle doluydu. Kendinden emin, gururlu adımlarla ilerliyordu.
Arkamı Canan’a döndüm.
“Bu bir düğün alayı,” dedim.
Sözüm ağzımdan çıkar çıkmaz yanıldığımı anladım. Kalabalığın ortasında, beyazlar içindeki bir çocuk ata bindirilmişti. Elindeki asasıyla, bir günlüğüne de olsa şehzadeliğini ilan etmiş gibiydi.
Tur rehberi gülümseyerek,
“Romanlar düğünlerinde ve sünnet alaylarında cadde boyunca yürürler,” diye açıklama yaptı.
Otobüsten inince rehber bizi göl kıyısındaki çay bahçesine götürdü.
Gölün kıyısı asırlık zeytin ağaçlarıyla çevriliydi. Gölü saran dağların ardında güneş, sarı, kırmızı, bordo renklerinin karmaşası içinde acele etmeden kayboldu. Biz de bu muhteşem şöleni çaylarımızı yudumlayarak izledik.
Akşamüstü Canan’la birlikte hem surları görmek hem de düğüne katılmak için Göl Kapısı’ndan girerek, surların arasından derme çatma evlerin olduğu yere geldik. Meraklı bakışlar üzerimize çevrildi. Yaşlıca bir adam yanımıza gelince,
“Bizi misafir eder misiniz? Düğününüzü izlemeye geldik,” dedik.
“İstanbul’dan mı geliyorsunuz?”
“Evet, iyi bildiniz.”
“Hoş geldiniz.”
Genç bir kız, tepeleme yiyecek dolu bir tabakla iki bardak rakı ikram etti.
“Teşekkür ederiz.”
Genç kıza,
“Erkeklerin yüzlerine boyadıkları çizgilerin bir anlamı var mı?” diye sordum.
“Geleneksel adetlerimizden. Düğünümüz neşeli geçsin, beraberliğimiz sürsün,” dedi.
Davul ve zurna eşliğinde dokuz sekizlik Roman havaları çalmaya başladı. Canan durur mu? Piste oynaya oynaya gitti.
Çevreme baktım. Kadınlar bütün servetlerini boyunlarında taşıyordu. Sünnet çocuğunun annesi ortaya geldi. Gelin kadar süslüydü. Gelinin önünde, sanırım annesi, çömelmiş çiftetelli oynuyor; diğer yaşlı kadın da mendili sallayarak ona eşlik ediyordu. Gelinin ayakkabılarındaki taşlar eteğinin altından göründükçe etrafa ışık saçıyordu.
Pistin etrafında dönen genç kızların giydiği fosforlu yeşil abiyeler ise loş ışıkta ateş böceklerini andırıyor, avlunun yoksulluğuna inat geceye canlılık katıyordu.
“Canan, eğlenmek güzel de, hani çocuğun hediyesi? Gidelim, para takalım.”
Klarnet neşeli bir parçayı yavaşça çalıyordu. Bizi karşılayan yaşlı adam yüksekçe bir yere çıktı. Kalabalığa göz gezdirdikten sonra tok bir sesle konuşmaya başladı:
“Geçen hafta Romanlarla yerli halk arasında çıkan olaylarda hem bizden hem de onlardan yaralananlar oldu. Aklıselim yöneticilerimizle birlikte olayların büyümemesi için elimizden geleni yaptık. Sizden de ricam, provokasyonlara kapılmayın.”
Kalabalığın arasından bir kadın öne çıktı.
“Çeribaşı… Bizi buralardan sürmek istiyorlar.”
“Hele dur kızım.”
“Bizi buralardan göndermek o kadar kolay mı?”
“İnsan insana muhtaçtır.”
Avlunun karanlığında önce uzaktan, daha sonra gittikçe yaklaşan polis arabasının farları, düğün alayının etrafında turladıktan sonra söndü.
Çeribaşı şaşkın ama kararlı adımlarla onları karşıladı. Aralarında konuştukları duyulmuyordu.
Bir süre sonra elinde bir tebligatla geri döndü. Kâğıdı havaya kaldırıp yüksek sesle konuştu:
“Burayı bir ay içinde boşaltmamız isteniyor.”
Kalabalıktan sesler yükseldi. Ağlayanların, feryat edenlerin sesleri birbirine karıştı.
Klarnet susmuştu.

Yorum bırakın