Ben de İnandım

“Bir yalan, yeterince çok insan tarafından söylenirse, bir gün gerçeğin yerini bulur.”

Bana Dilek Ağacı diyorlar.

Oysa ben bir zamanlar sıradan bir çamdım. Dört veya beş yaşındaydım. Yan evin bahçesinde büyüyordum. Sonra bahçe değişti, ben değişemedim. Köklerimle sökülüp kapının önüne bırakıldım.

Çöpe atılmayı beklerken komşu evin kadını beni gördü. Kocasıyla birlikte alıp evlerinin duvarının dışındaki küçük toprak alana diktiler. Suladılar, toprağımı düzelttiler, beklediler. Ben de tutunmaya çalıştım.

Olmadı.

Belki toprağı sevmedim, belki sökülürken canım fazla yandı. Önce yeşillerim gitti, sonra dallarım kurudu.

Kadın yine de beni kaldırmadı. Bir gün eski kumaşlardan küçük parçalar kesip dallarıma bağladı. Kuru bir ağacın çıplak görünmesini istememişti. Beni süslemekten başka bir amacı yoktu.

İlk bezlerim böyle başladı.

O zamanlar henüz Dilek Ağacı değildim. Sadece kurumuş bir çamdım.

Sonra insanlar gelmeye başladı. Biri kırmızı bir kurdele bağladı, bir başkası beyaz bir bez, sonra mavi bir ip. Yanımda konuşulanlardan zamanla kırmızının aşk, beyazın sağlık, mavinin ise yol demek olduğunu öğrendim.

Bunların hiçbirini ben bilmiyordum. Ama insanlar biliyordu.

Daha doğrusu, biri söylüyor, öteki inanıyor, üçüncüsü başkasına anlatıyordu. Bir söylenti, elden ele dolaşan bir mendil gibiydi. Her sahibinde biraz daha değişiyor, ama nedense daha değerli hâle geliyordu.

Sonra dilekler gerçekleşmeye başladı. En azından insanlar öyle anlatıyordu.

Oğlu işe giren bana geliyordu. Kızı evlenen bana geliyordu. Yıllardır beklediği haber gelen bana geliyordu.

Gerçekleşmeyen dilek sahiplerini hiç görmedim. Belki onlar da geliyordu. Ama onların hikâyeleri anlatılmıyordu.                                                                   

Böylece benim mucizelerim çoğaldı, ben hiçbir şey yapmasam da.

Bir gün beni buraya diken kadın dallarımdaki bezlere uzun uzun baktı. Sonra kocasıyla birlikte beni kaldırmak istediler.

İnsanlar hemen toplandı. Seslerini yanımda duydum.

“Olmaz.”

“Burası bizim inancımız.”

“Bunca insan yanılıyor olamaz.”

Kadın sustu.

Oysa gerçeği en iyi o biliyordu. Beni kendi elleriyle dikmişti. İlk bezleri de kendi elleriyle bağlamıştı.

Ama kalabalığın karşısında insan bazen bildiği gerçeği değil, herkesin inandığı şeyi savunmaya başlıyor.

Ben yerimde kaldım.

İnsanlar dağıldı.

O gün kuru dallarımda ilk kez inancın ağırlığını hissettim.

Kocası ise beni kaldırmaktan vazgeçtikten sonra daha dikkatli bakmaya başladı.

Benim dallarıma değil yalnızca.

İnsanlara.

Kim ne bağlıyor? Kim ne bırakıyor? Kim kimin söylediğine inanıyor?

Bunu yüzünden anlayamıyordum, çünkü insan yüzleri bazen dallarımdan daha karmaşıktı. Ama yanımda durduğunda gözlerinin nereye gittiğini görebiliyordum.

Bir gün yaşlı bir kadın dallarımdan birine para sıkıştırdı. Arkasından genç bir kadın geldi. O da para bıraktı. Yaşlı kadın genç kadına bir şey söyledi. Genç kadın başını salladı. Sonra bir bez bağladı.

Adam bütün bunları sessizce izledi.

Ertesi gün yanıma küçük bir tahta kutu koydu.

Üzerine:

“Dileğiniz için katkı bırakın,” diyeyazdı.

İlk gün üç kişi para bıraktı. İkinci gün daha fazla. Sonra saymayı bıraktım.

Benim ihtiyacım yoktu.

Köklerim kuruydu.

Su bile istemiyordum.

Ama insanlar ihtiyaçları olmayan şeylere para vermeye alışkındı.

Bana bakıp dilek diliyor, sonra kutuya para bırakıyorlardı. Kimse “Bu gerçekten işe yarıyor mu?” diye sormuyordu.

Çünkü insan inanmak istediği yerde kanıt aramıyor.

İnsan inanmak istedi mi, gerçeğin kapısını çalmayı unutur.

Bir süre sonra insanlar birbirlerinin şüphelerini de birbirlerine bıraktılar. Biri para bırakınca diğeri cesaretlendi. Biri “Benimki oldu,” deyince öteki kendi dileğinin de olacağına inandı.

Benim gördüğüm kadarıyla para kutuya giriyor, umut ise ağızdan ağıza çıkıyordu.

Beni diken kadın da bütün bunları görüyordu.

Bir gece yanıma geldi. Elinde küçük bir kumaş parçası vardı.                          Onu tanıdım.

İlk bezleri bağlayan ellerin elindeydi.                                                               Uzun süre dallarıma baktı. Sonra kumaşı bir dalıma bağladı. Gözlerini kapattıp dileğini söyledi. Bana çok yakın olduğu için bu kez onu duydum.                                                                           

Oysa benim kuru olduğumu biliyordu. Hikâyemi biliyordu. İlk bezleri kimin bağladığını biliyordu.

Yine de dilek tuttu.

İnsan, kandırıldığını bildiği hâlde inanmak isteyebilirmiş. 

Çünkü gerçek ağırdır. Dilek ise bir parça kumaş kadar hafif.

Günler geçti. Bezler çoğaldı. Paralar çoğaldı. Hikâyeler çoğaldı.

Ben hâlâ kuruydum. Ama insanların söyledikleri değişiyordu.

Önce bana çam dediler.

Sonra kuru ağaç.

Sonra dilek ağacı.

Sonra uğurlu ağaç.

Sonra mucize ağacı.

Bir sabah yine biri yanıma geldi. Elini gövdeme koydu. Gözlerini kapattı.

“Dilek ağacı,” diye fısıldadı.

İlk zamanlar bu sözü duyduğumda şaşırıyordum. Sonra alıştım. Sonra beklemeye başladım. Sonunda ise…

Ben de inanmaya başladım.

Belki gerçekten dilek ağacıydım.

Köklerimin kuru olduğunu biliyordum.

Dallarımın yeniden yeşermeyeceğini de.

Ama bunu bilmek artık yeterli değildi.

Çünkü bana her gün aynı şeyi söylüyorlardı.

İnsanlar bana Dilek Ağacı diyordu.

BEN DE ARTIK KENDİME İNANIYORDUM.

Şuna bir yanıt: “Ben de İnandım”

  1. Füsun Uzunoğlu Avatar

    Harika bir öykü 🎀 🌿🪾

    Beğen

Yorum bırakın