Ne acayip. Siz Sait Faik’in Burgazada’daki evini gezdikten sonra duygularınızı 27.10.2022 tarihli sonsuzyazi.com’da yazmışsınız. Ben 8.9.2026’da, ölüm yıldönümünüzde mektubunuzu okuyor ve aynı yerde ardınızdan bir şeyler karalıyorum. Üç Kalemdaş şiirinizi okuyor, inceliğinize hayran kalıyorum. İlerde benim resmim, benden bir yazı da olacak. Kaçınılmaz bir yandan, bir yandan da isyan edilesi. Müzeyi gezdikten sonra bahçede oturup dinlenirken sevimli bir kız çocuğu gözünüze takılmış. Sait Faik’in insan sevgisini, kendinizinkiyle harmanlayıp, “çocuğun başını ikimiz adına gözlerimle okşadım,” demişsiniz. Ben de izninizle dünyalılığımla aranızdan çekiliyor ve yukarıya çıktığınız güne bakmak istiyorum.
Hoş geldin. Gelmek için sonbaharı seçmişsin. Hüznü çok sevdiğindendir. Ben, mayısı seçmiştim buraya gelmek için. Baharı çok sevdiğimdendir, tahmin edersin. Yosununu solurum, adanın mavi esintili sokaklarını arşınlarım. Ardımdan yazdığın mektubun serinliği de gelip burnumun direğine kurulmuştu vaktiyle. Başka türlü sızıydı. O ev bensizken, annemsizken; sade eşyalar, hele de öylesine tertipli, derlenip toplanmışken daha bir mahzundur. Oysa yaşamak dağıtmak demek, öyle değil mi? Balkondan esmeli rüzgar, çık demeli dışarıya, çık. Bak gürül gürül hayat. Nasılsa ardından herşey katlanıp dürülecek, yaşarken çekmece içlerini jilet gibi kullanmak niye? Hayatı yaşayamamanın telaşı mıdır yoksa düzene saklanmak? Akıntıya kapılmak daha mı ürkütücü?
Evimde gezinirken yüzüme karşı sormaya çekindiğin o soruya geleyim. Bak şimdi karşımdasın, zerafet dolu tebebbümüne karşın gözlerinle sormaktasın aynı soruyu. “Nasıl yazdım bunca öyküyü?”
Canım Nebahat yoldaşım, sen yazmadın mı sanki? Benim yerime gittiğin Eftalikus kahvesinde, Atikali-Fatih sokaklarında, benim gözlerimle baktığın Galata köprüsündeki insanlarda aklından geçenler öykü değil miydi? Havuzbaşı’nda hiç gelmeyecek sevgilimi beklerken benim yerime, nöbetimi devarlmışken sen ya da Sivriada gecelerindeki o teknede içinden Tahir’le yaptığın yarenlikte senin öykülerin var. Bakışındaki kırılgan ışık, şarkı söylerken sesinin titrediği an, dost ellerinin kaleme sarılıp dizeye vurması da senin gümbür gümbür sözcüklerin. Bastırmamışsın, ne gam. Demek çok sarıp sarmalamışsın, vedalaşamamışsın, işte tek fark bu. Bana Kalemdaş öykünü okuttular.
“Kış baharı kıskanıyor
Yanaklardan ufak ufak ısırıp.
Kendini göstermeden can yakıyor.”
Kış mevsimine kusurunu yüzüne vurmadan böylesine nazik başka kim sitem edebilir senin gibi? Keşke gelmeseydin diyeceğim ama bak burada bir sürü yoldaşız. Şen geldin, sefalar getirdin. Biz de buradan aşağıya, bahçemdeki kız çocuğunun başını yerime okşadığın gibi oyun oynarız. Yanaklarına gözlerimizle öpücük kondururuz sevdiklerimizin. Onların yüzleri yanar bir an, ellerini tam oraya kondururlar. Avuç içleri kalp gibi atar. Diş etleri sızım sızım içine kanar. O acıyla içleri aydınlanır, yukarı bakar, gözgöze geliriz, dokunuruz sevdiklerimize.
Nebahat Alptekin Anısına Saygıyla,
8.9.2026

Yorum bırakın