SAİT FAİK ABASIYANIK’A MEKTUP

Bostancı İskelesi’nde buluştuk hepimiz. Zaman zaman şiddetlenen rüzgâr, bizi hemen Burgaz Ada’ya alıp götürdü. Evine ayak bastığım anda seni ve aileni yıllar önce mülteci çocukların yetişmesi için yaptığınız bağıştan dolayı minnet ve rahmetle andım. Mal sahibi her insanın yapamayacağı bu bağış, daha kapıda sizleri gözümde yüceltti.

Evde oturduğun koltuğun, yemek masan, sehpaların ve soban yerli yerindeydi. Ama bir öykünde sözünü ettiğin, Kehlibar’ın sattığı ve mangalın yanına yatırdığın masayı göremedim. Camdan dışarı baktım. Evin karşısındaki kilisenin tepesindeki puta konan karga uçmuş, yerdeki karlar da çoktan erimişti.

Biraz sonra gelip yatacakmışsın gibi yatağın ve pijamaların hazırdı. Ayaklarının olmadığını ayakkabılarını görünce anladım. Kim bilir seninle nereleri gezmiş, neler yaşamışlardı. Ağızları, dilleri olsaydı da bize anlatsalardı.

Masada tabağın, çatalın, kaşığın ve peçeten seni bekliyordu. Yıllardır bekledikleri gibi…

Fotoğraflarına tek tek baktık. Sana ve yanındakilere ait anıları konuştuk. Doğru muydu, değil miydi? Yüzüne karşı söylesek rahatsız olacağın bir söz oldu mu? Karşılıklı otursak seninle her şeyi konuşabilir miydik? Bilmiyorum.

Kalemsiz yazı hokkân, el yazısı notların, karalamaların, öykü kitapların, sana yazılmış mektuplar ve zarfların, nüfus cüzdanın… Hepsi müze evinde korunuyordu. Kokun uçmuştu ama dokunduğun her şeyde bizim göremediğimiz, sana ait bir iz mutlaka kalmıştı. Bu belgeler sayesinde seninle ilgili daha fazla bilgi edindim; seni biraz daha yakından tanıdım.

Bahçedeki çardağın altında yorgun ama huzurlu oturduk. Müze ziyaretine gelen küçük büyük çocukların gözlerine baktım. Gelecekle ilgili iyi şeyler vadediyorlardı.

Bahçedeki küçük kızlardan biri özellikle dikkatimi çekti. Genç kız gibi duran, koluna dore bir çanta takan, başına taktığı tacı bir türlü yerleştiremeyen o küçük kız… Ne kadar sevimliydi. Senin insan sevgini kendi sevgimle karıştırdım. İkimiz adına gözlerimle onun başını okşadım.

Sahilde dolaşırken hangi kahvede oturduğunu tahmin edemedim. Balıkçılar ve avladıkları balıklar da yoktu. En kötüsü, sen yoktun.

Seni bulabilseydim, “Edebiyat tarihimizde kendine yer etmiş bunca öyküyü nasıl yazdın? Bana da öğret,” diyecektim.

Ama sen, Eftalikus’un Kahvesi hikâyende, nasıl yazdığını merak eden dostuna, “Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyenin nasıl yazıldığını da pek bilmem,” diyerek beni çözemeyeceğim bir bulmacanın içine attın.

İçimde dayanılmaz bir seni arama arzusu uyandı.

Dolaştığın Aitikali ve Fatih sokaklarında, “Uzun Ömer”i anlattığın, senden sonra aklının alamayacağı kadar kalabalıklaşan Galata Köprüsü’nün üzerindeki insanların yüzlerine tek tek baktım. Hatta köprünün altındaki o karanlık mutsuzlukta bile seni aradım.

Eğilip denize baktım. Çalkalanan, ümitsiz bir yüzden başka bir şey göremedim.

Tarlabaşı’nda, Doğramacı Şakir Sokağı’nda, İnci Hanım’la yaptığın röportaj için gittiğin “kraliçenin evinde” büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Ev yoktu.

Açıkhava Oteli hikâyende Gülhane Parkı’nda gecelemiş hayali bir serseriyi anlattığın zaman neler yaşamıştın? Taksim Bahçesi’nde, Beyazıt’ta, Havuz Başı hikâyende olduğu gibi gelmeyeceğini bile bile beklemeyi; Şişli’ye gidip günlerce, her mekânda seni aramayı düşündüm.

Yorgun vücudum ruhumu bırakmadı.

Bazı geceler, Sivriada Geceleri’nde yazdığın balıkçı Tahir’i düşündüm. Birlikte tuttukları dülger balıklarından payını vermedikleri için üzülen balıkçıyı… Martının ellerinin arasında can vermesinden sonra uykusuz geçirdiğin geceyi…

Vefa duygun, öykünün sonundaki o mütevazılığın gözlerimi yaşarttı, uykularımı kaçırdı.

Sonra o balıkçıyı rıhtım kahvesine doğru yürürken gördüğün ve ardından yazdığın cümle geldi aklıma:

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Ben de bir kenarda oturup öykülerini okuyarak seni anlamaya, elimde kalem, ümit ve inatla yazmaya çalışıyorum.

Belki de senin sırrın buydu: Yazmasan deli olacaktın.

Ben de yazıyorum.

Seni biraz daha anlayabilmek, biraz daha yakınına gelebilmek için…

Mektubuma son verirken, sonsuza kadar insanların kalbinde sevgiyle kalmanı diliyorum.

27.10.2022

NEBAHAT ALPTEKİN

Yorum bırakın