NEBAHAT’A…


Bazı zamanlarda insanlar hayattan sessizce geçer.
Ardında büyük gürültüler, gösterişli cümleler bırakmadan…
Ama giderken kalbin bir yerine öyle derin bir iz bırakırlar ki,
yıllar geçse de insan o izin üzerinden yürür.
Sen de öyle geçtin hayatımdan, Nebahat…
Geçen yıl, hayatın en ağır günlerinden birinde,
annemin hastane odasında zamanın nasıl ağırlaştığını öğreniyordum.
Annemin boğazı delinmiş, burnundan besleniyordu.
Ben bir hastane koridorunda, korkuyla umudun arasında
incecik bir ipte yürür gibiydim.
Sen arıyordun.
Gün aşırı…
Bazen birkaç cümleyle,
bazen yalnızca sesinle
“Dayan,” diyordun sanki.
İnsan bazı iyilikleri o anda anlayamıyor.
Çünkü acının içindeyken
uzatılan elin kıymetini ölçemiyor.
Sen o günlerde bana
karanlığın içinde küçük aydınlık pencere açtın.
Sonra annemi kaybettik.
Ben sandım ki acının en büyüğünü orada yaşadım.
Meğer hayat, insanın kalbine
aynı acının başka bir yüzünü de gösterebiliyormuş.
Aradan dört, beş ay geçmişti.
Bir gün seni aynı hâlde gördüm.
Aynı hastane sessizliği…
Aynı kırılgan beden…
Aynı boğazdan geçen sessizlik…
Ve insanın hiçbir kelimeyle anlatamayacağı
o çaresiz bekleyiş…
Sanki hayat bir kapıyı yeniden açmış,
beni annemin odasına geri bırakmıştı.
Sana her baktığımda
biraz annemi gördüm,
biraz kendimi,
biraz da o günlerde beni arayan dostumu…Seni…
İçimde tarif edemediğim bir şey oldu.
Belki sen fark ettin,
belki etmedin.
Birkaç kez yanına geldim.
Belki bir dostu ziyaret etmekti yalnızca…
Belki de aylar önce bana uzattığın eli
gecikmiş bir vefa ile tutmaktı.
Şimdi düşünüyorum da…
Acaba borcumu ödeyebildim mi?
Bilmiyorum.
Belki vefa dediğimiz şeyin borcu ödenmiyor zaten.
Belki insan, kendisine bırakılan iyiliği
başka bir kalbe taşıyabildiği kadar vefalı.
Sen bana bir ışık bıraktın.
Ben o ışığı, karanlığında sana geri götürmeye çalıştım.
Hepsi bu.
Ama şimdi sen yoksun.
Bir yıl olmuş.
Takvimler bir yılı tamamladı,
ama bazı ayrılıklar takvimle ölçülmüyor.
İnsan bazen bir arkadaşını değil,
onunla birlikte kendi hayatının bir parçasını uğurluyor.
Sen giderken
benden de bir şey eksildi, Nebahat.
Ama senden kalan bir şey var:
İyilik.
O, ölümün susturamadığı tek ses galiba.
Sen annemin hastane günlerinde beni aradın.
Ben de senin son zamanlarında birkaç kez kapını çaldım.
Belki küçücük bir karşılıktı.
Belki yetmedi.
Ama bil ki,
o ziyaretlerin her birinde
sana yalnızca bir arkadaş olarak gelmedim.
Biraz da geçmişime geldim.
Anneme geldim.
Kendi çaresizliğime geldim.
Ve sana,
zamanında bana verdiğin o görünmez desteği
sessizce geri bırakmaya geldim.
Şimdi ikiniz de yoksunuz.
Biri hayatımın en derin yerinde,
diğeri dostluklarımın en hüzünlü köşesinde…
Ben ise ikinizden kalan
iki ayrı emaneti taşıyorum içimde.
Bazen bir telefon sesi duyduğumda
“Belki Nebahat’tır,” diyecekmişim gibi geliyor.
Sonra insanın içinden bir şey geçiyor:
Bazı telefonlar bir daha çalmaz.
Ama bazı sesler insanın içinde yaşamaya devam eder.
Senin sesin de öyle kalacak.
Bir hastane koridorunda,
bir telefonun ucunda,
zor günlerin ortasında söylenmiş birkaç güzel sözde…
Ve ben seni her hatırladığımda
şunu düşüneceğim:
Hayat bazen insanları birbirinin yarasına
merhem olsun diye karşılaştırıyor.
Sen benim yarama merhem oldun.
Ben seninkine yetişebildim mi,
bilmiyorum.
Ama yetişmeye çalıştım.
Belki vefa biraz da budur.
Yetişemeyeceğini bile bile
birinin kapısına gitmek.
Şimdi sana içten içimden kalbimden sesleniyorum:
Ruhun şad olsun Nebahat…
Bana bıraktığın iyiliği unutmayacağım
Sen gittin.
Ama bıraktığın o küçük ışık
hâlâ yanıyor.
Ve ben,
seni her andığımda
o ışığın önünde biraz durup
sana sessizce teşekkür edeceğim.
İyi ki aradın beni.
İyi ki yanımda oldun.
İyi ki hayatımdan geçtin.
Şimdi huzurla uyu.
Annemin ardından yürüyen o yorgun kalbimle,
seni de kendi kalbimin en sessiz yerine bırakıyorum.
Bir yıl oldu…
bazen vedalar bir yıl sürmez.
Ömür boyu insanın içinde devam eder…

Yorum bırakın