Mine şimdi sona geldiğini anladı. Arabası onu şehrin yüksek tepesine getirmişti. Araçtan indi. Bir iki adım attıktan sonra en uca geldi. Şehri kirleten yüksek binalar, en irileri olanlar bile oldukça küçük görünüyordu. Üzerlerine basası geldi. Basıp ezmek istiyordu. Kendisini, artık kendisine ait olmadığını düşündüğü yaşamı ezip yok etmek istiyordu. Oysa bir zamanlar ne kadar çok seviyordu camdan binaları. Buluşmalarının mekanlarıydı. Çok katmanlı belaların hep en yüksek yerlerindeydi.
Vazgeçti. Onları ezmeyecekti. Buraya o nedenle gelmemişti zaten. Doğup büyüdüğü şehre son bir bakış olsun istemişti.
Gözleri bir zamanlar çok sevdiği adamla gezdiği sokakları aradı. İkisi geldiklerinde, “ilk kim bulacak?” oyununu oynarlardı. Önceleri hep o kazanırdı. Sonraları kazanan hep Mine olmuştu. Kafasıyla direksiyona vurdu.
“Ah benim eşek kafam. Nasıl anlamazsın?”
Beynini parçalamak istiyordu sanki.
“Herkes zamanla değişebilir, Mine.”
Bu sözü ne kadar çok duyar olmuştu. Her seferinde de kendini yoklamıştı. Aynada kendini bulamaz olmasının nedenini irdelemediğine pişmandı. Hâlâ güzeldi oysa. Dinamik ve capcanlıydı. Aynayı yere attıktan sonra parçalarını toplamaya çalışmıştı. Ama toplayabildiklerini bir türlü yerine oturtamamış, bütünleştirememişti. Daha da öfkelenmiş, tuzla buz olmayanları tepeden aşağıya atmak için yanında getirmişti. Aşağıya atacak, “benliğimle oynayanlara gelsin,” diye bağıracaktı.
Yol boyunca yan koltukta duran torbaya defalarca bakmıştı. Bu yüzden neredeyse bir kediyi ezecekti.
“Ezseydim keşke,” demişti sonradan.
Çok istemediği halde sırf o istiyor diye eve getirilen kediyi kabul etmiş, yemek sonralarında günlerce kusmuştu. “Alışırsın, alışırsın,” sözleri kulağını tırmalamıştı. Yüzündeki alaycı tebessüm işin tuzu biberi olmaya başlamıştı. Katlanmıştı yine de. Oysa annesi ve kardeşleriyle ne çok kavga etmişti.
“Sevgili işte. Yani o zamanlar. Nereden bilecektim bir başkasını kırmamak için hayvancağızı eve getirdiğini. Kırmamak ve Pamuğu veren kişinin gözüne girmek için.”
O da çok istemezdi oysa.
Pamuk hep ayağına sürtünürdü. İstenmediğini anlıyordu sanki. Onu arabaya koymak için kucağına aldığında ne kadar şaşkındı zavallı. Kendini sevdirmek için bazen kucağına sıçrar, o da ne yapacağını bilemezdi. Bir keresinde “Kediler özgürdü hani?” diye sormuştu ona. Uzun uzun tartışmış, ilk defa ayrı yerlerde yatmışlardı.
Şimdi şöyle soruyordu kendine:
“Özgürlük mü? Planlı mıydı, değil miydi, bilemedim o zamanlar. Hâlâ bilemiyorum. Öyle olsa ne olurdu ki. Daha ne olmalıydı ya. Ah kafam.”
Bir sorunla karşılaştıklarında birbirlerine söyledikleri sözü anımsadı.
“Olsun ya da olmasın, yaşanan yaşandı. Geçmişin yükünü nasıl taşıdığın önemli.”
Bu çok konuştukları bir konuydu.
“Ama ben kendimi yeniden kurmak değil, kendime son vermek istiyorum. Herkese bir darbe vurayım istiyorum.”
Geçmişin derinliklerine düşmemesi gerektiğini hatırladı.
Dönüp arabaya baktı. Onun hediyesiydi. Yani hayatlarını altüst edenin.
“Susayım ve kabul edeyim diye. Neden hâlâ yanımda?”
Kapısına bir tekme savurdu.
“En iyisi arabaya binip ikimizi aşağı atmak. İkimizi mi? Hayır, üçümüzü. Pencereden dışarı bakan kediyi de.”
Motoru çalıştırdı. Miyav sesi kesilmiyordu.
“Tehlikeyi anlamış olmalı.”
Hafif gaza bastı. Durdu. Bir küfür savurdu dünyaya.
Kendi halinde dönüyordu oysa. Bazen geceyi sunuyordu, bazen de gündüzü. Tercih kişinindi.
“Hangisinde daha çok olmak isterdin? Gecede mi, gündüzde mi?”
İkisi aynı anda sormuştu bu soruyu. Gündüzün çıplaklığından, gecenin örtüsünden konuşmuş, geceyi tercih etmesi ile ilgili ne çok tartışmışlardı. Tabii yine yataklar ayrılmıştı. Uzun süredir birbirlerine dokunmamışlardı zaten. Neler olduğunu sormaya cesaret edememişti, şaşkın kadın. Ceplerini karıştırmak, kokulardan sonuç çıkartmak gibi ilkelliğe başvuramazdı. Böyle bir şey de beklemiyordu. Adamdaki değişikliğin nedenini işlerinin iyi gitmediğine bağlasa olmazdı. Çünkü arabayı iş yerinin armağan ettiğini söylemişti.
Tekrar gaza bastı. Uçurumun kenarında durdu. Yıldız kaymasını en iyi bu tepeden izlerlerdi. Ve ilk gören diğerini yanağından öperdi. İkisi de aynı anda görürlerse dudakları buluşurdu.
“Ne oyunlardı ya. Ne kadar heyecan vericiydi her şey.”
“Sevmemiz için büyük işler yapmaya gerek yok.”
En sevdikleri söz buydu.
Son zamanlarda verdiği hediyeler ve yaptığı jestlerle bu bozulmuştu gerçi. Cesaretini toplayarak, “Bu jestler ne oluyor böyle?” diye sormuştu. Soru netti ama karşısındakinin bakışları gecenin örtüsüne bürünmüştü. O zaman anlamıştı birçok şeyi ama hep inkarla karşılaşmıştı.
Gaza dokunduğunda aşağıya yuvarlanacak ve rahatlayacaktı.
“Ölüm rahatlatıcı mıydı bu kadar? Geri gelen olmadığına göre öyle olmalı.”
Bu tümceyi dikiz aynasına bakarak yineledi.
Ayağını pedala dokundurdu. Bir hamle kalmıştı.
O anda bir planöre takılı olan reklam afişi gözüne ilişti.
“Hayat Coca-Cola ile çok daha güzel.”
Gözlerine inanamadı. Zihninde parçalanan bedenlere, yanan ormanlara ve kan rengine bürünen maviliklere sırıtarak bakan bir kola şişesi canlandı. En tuhafı ve acıtıcısı da sloganı kullananların benzerliğiydi. Dünyayı içine alarak gülen çocuklar, kaçmayı bilemeyen canlılar gelip arabanın camına kondu teker teker.
“Hayır, hayır. Haksızlık bu.”
Haykırışları arabanın camından kendine döndü.
Kediye baktı. Sinmiş, sonunu bekliyordu o da.
El frenini çekti. Arka kapıyı açtı. Kedi hemen fırlayıp uzaklaştı. Sonra bir ağacın altına yerleşerek olacakları izlemeye başladı.
“Yapma,” dercesine bakıyordu Mine’ye. Arada bir çıkardığı sesler insanın içine işliyordu.
Mine açık tuttuğu şoför kapısından el frenine uzandı.
“Evet ya,” dedi.
Geçmişi düşündü bir an için. Şimdiyi.
Gülümsedi. El frenini indirdi. Kapıyı kapatıp aracın arkasına geçti.
Pamuk olacakları anlamışçasına coşup ağaca tırmandı. Bir dala çıkıp Mine’yi pırıl pırıl gözlerle incelemeyi sürdürdü. Bir üst dala tırmanıp tekrar aynı yere baktığında araba yoktu. Mine ona doğru yürüyordu. Önce korktu kedicik. Ama gelen kişinin bakışlarındaki yumuşaklık kaygısını gidermişti bile.
Mine dolunayın doğuşunu izledikleri diğer bir noktaya geldi. Ay ikiye bölünmüş yaşamlar gibi yarımdı. Aydınlık bölümünde kendi yüzü vardı. Sadece kendisi.
Aşağıya inip son bir hesaplaşmayı gerçekleştirecek ve kendisini yeniden kurgulayacaktı.
Bir taksiye atlayıp eve geldi. Kapı kilitli değildi. Ama içeride hiç ses yoktu.
“İşe gitmiş olmalı. Artık hafta sonları da yoğun olduğunu söylüyordu. İnanıyordum ben de.”
Salona geçti. Masanın üzerinde duran bir kâğıda baktı. Öfkesini kontrol etmeliydi. Geçmişi istemiyordu artık. Her şeyini alıp çıkmaya hazırlandı. Nottaki kaygı ve tebessümü anlatan emojilerin kararını etkilemesine izin vermedi. Oysa bunlar yerine yazmayı tercih ederlerdi. Banyodan gelen seslere aldırmadı.
“Boş ver,” dedi kendine.
Aynanın bıraktığı iz gözüne ilişti.
Cep telefonunu çıkarıp 112’yi aradı. Evin adresini vererek yangın ihbarında bulundu. Dış kapıyı açtı. Tutuşturduğu kâğıdı yığın hâline getirdiği eşyaların ve eşyalarda iğreti duran anıların üzerine atıp kendini sokağın akışına bıraktı.
HAMİT ERGÜVEN

Yorum bırakın