Karıncalar haline geldi tüm sözcükler. Sarsıntıyla beraber, şimşeklerin aydınlattığı pencereye döndü. Kasıklarındaki baskı, sırtından aşağı süzülen ter, camdan kayan yağmur damlaları, çığlıklarına koşan hostes. “İyi misiniz, yardımcı olabilirim.” anonsu duymadınız sanırım.
Avuçlarındaki buruşturduğu kitabı bırakıp döndü. Turkuaz çelikten gözlere bakarak, “İyiyim, dalmışım sadece, istemsiz duymadım.” Diğer yanındaki adamın soğuk bakışlarına aldırmadan, toparlanmaya çalıştı.
Avuç içleri ter içinde cama yönelip aşağıya baktı. Gökyüzü kudurmuştan beterdi. Kırmızı, beyaz şimşeklerin aydınlığında uçmak, aşağıdaki karanlık örtü. Oysa yarım saat önce baktığında sayısız renk ve ışık olduğuna emindi.
Yanındaki kel kafalı adamın telefonla konuşurken kullandığı Arapça kelimelerini dinleyerek, anlamaya çalışıyordu. İri kulaklarından fışkıran kıllarını mağara oyuğundaki örümceklere benzetirken içi gıcıklanmıştı.
Dayanamayıp tuvalete giderek çantasından çıkardığı mor file çorapları giymişti. Yoksa hostes onu mu izliyordu? Kavuniçi fularından başka tek rengi gözlerinde.
Elini tutmaya kalktığında dayanamayıp midesi ağzına gelmişti. Bir türlü rahatlayamıyordu. Uçak sarsılıyor, kasıklarındaki baskı artıyordu. Kemeri açmaya korkarak, adamın kasıklarındaki duruma baktı. Kızararak kaçırdı bakışlarını. Islaklık yağmurdan olmalıydı, başka ne olabilirdi ki.
Hostese dönerek, “Salep, salep istiyorum, bol tarçınlı. Getirebilir misiniz?”
Turkuaz gözler şaşkınlıkla açılarak, “Emin misiniz, krem ve kahve iyi gelecek mi size?”
“Evet, evet, salep.” Onu ısıtıp rahatlatırdı.
Başını sallayarak onayladı. Yutkunarak, pencereye uzandı. Camın soğukluğu, damlaların kırbaç gibi inmesi bir nebze ferahlattı içini.
Et rengi kel kafasına bakamıyordu adamın. Niye kefiye takmamış bu kırmızı? Evet. Dayanamayıp kalktı, tuvalete gitmeliydi. Çantasından çıkardığı saten bordo kilodu giydi, rahatladı.
Tekrar koltuğa döndüğünde alaycı turkuaz onu bekliyordu.
“İyi misiniz, salep ile birlikte leblebi getirdim size. Sarı leblebi midenizi rahatlatır.”
“Teşekkürler.” deyip aldığında kemerin baskısı artmıştı. Dişlerinin arasındaki leblebiyi ısırarak salepli yudumladı. Kahrolası tarçın dudaklarına yapışmıştı. Dilinin yardımıyla halletti bu işi de.
Arabın iç çekişini duyduğunda buruşturduğu kitabın içine gömdü burnunu. Sarsılıyor, yine de umursamıyordu. Birazdan uçak piste inecek ve bu kabus bitecekti.
Anonsu duyunca kulaklarına inanamadı.
“Sayın yolcular, hava muhalefeti nedeniyle piste inemiyoruz. Kaptan pilotumuz, yeterli yakıtımız olmadığından Umman Körfezi’ne iniş yapacaktır. Kemerlerinizi bağlı hâlde, başınızı iki ayağınızın arasına eğmenizi istiyor. Rahatlayın.”
“Yapmayacaktın.”
“Evet, yapmayacaktım ama yaptım.”
Son gördüğüm, uçağın zemininde suyun yüzeyindeki yedi renkli ahtapottu.
Nurten Demircioğlu

Yorum bırakın