Kendini Ayna Sanan Cam
BİR SABAH UYANDIM
DURUYORDU KARŞIMDA
DÜŞMANCA BİR CAM,
ALDANMIŞ
KENDİNİ AYNA SANMIŞ
MEKTUP AMA KİME, NE YAZIP NASIL GÖNDERMELİYİM?
-‘Bir hafta içinde -konusu birbirinden- farklı üç film.’ –“Zıt kutuplarda iki farklı yazarın yazdığı romanlar” ve –“Netflix’te izlediğim hayatımdaki en uzun soluklu dizilerden Crown”** geride kaldığına göre, üzerinde düşünmeye başladığım şu dakikalarda zihnimi en çok meşgul eden kişiye hitabetim ne olmalı sence?
-El ele tutuştuysanız, ‘Sevgili öpüştüyseniz ‘Sevgilim’ diyebilirsin.
M. Mungan’ın dizeleri düşüyor zihnime. – “Bir tek sevgili, nasıl da değiştirir dünyanın gerçeğini.”
Kulağa hoş geliyor ama değişmeyen tek şey değişim olduğuna ve bu gerçeklik de değişeceğine göre “birbirlerini olduğu gibi kabullenen iki arkadaş” olmalıyız bence.
Evet, arkadaş geriye dönüp baktığımda, onca kavgamıza ve anlaşmazlığımıza oranla birlikte epeyce yol aldığımızı görüyorum. Öte yandan ortak psikiyatrımız Zafer Bey’i dinleyip, çevremizi gözlem altına aldığımızda ‘Aman Allah’ım’ demek geçiyor içimden Ne çok haksızlık var ilişkilerde. Baba-oğul, anne-kız, devlet-vatandaş, akraba ilişkileri filan.
Torunum A. Emir’den alıntı yapıp, “bugünümüze şükretmek gerekir” diyorum bu bölümde. Son bölümde ise Nietzsche içinde bulunduğumuz çağın gerçekliğini haykırıyor.”
“İnsanlık iki yerde tıkandı. Adalet, insana, insan sanata ulaşamadı.”
BİR PANİK ATAKLININ GÜNLÜĞÜ
Günlük tutmak bir zorunluluk oldu benim için. – “Yani kendi kendimle konuşmak.” Bir gün önce bitirdiğim Paul Auster ‘Görünmeyen’ romanı üzerimde büyük bir etki bırakmış olmalı ki, anlatıcının söylediği ve hatta ant içtiği gibi –“İyi bir insan olacağım, bir daha hiç kimseyi küçümsemeyeceğim, alaycı konuşmayacağım’ sözlerini uykum kaçtığı her an tekrar ediyorum. –“Bilerek bilmeyerek haksızlık ettiğim tüm insanlardan özür diliyorum.’ Maus kullandığım işaret parmağımdaki sorun bir haftadır sürüyor. Yazamadığım için şifa niyetine A Plus konforunda üç gün üst üste film izliyorum.
Bunlardan ilki olan ODİSE –“Truva savaşında yapılan hilenin bütün insanlık tarihini derinden etkilediğini” anlatıyor, bilhassa altını çiziyor. Altını çizdiğim 2. film “eleştiri ve özeleştirinin olmazsa olmazımız” olması gerektiğini anlatıyor. 3. film “İçimdeki yabancı”-“Aman Allah’ım” dedirtecek kadar kasvetli. –“Bana göre değil” notu verdiğim bir film bu. Sinemadan çıkışta “Replikleriyle hatırlanacaklar arasında” olduğunu düşünüyorum. 1. replik Roma İmparatoru Marcus Areolus’tan; -“Kızına vereceği en büyük cezanın onu şımarıklık konusunda tamamen serbest bırakması.” 2. Replik 3 farklı kuşağın -dede, baba, kız- -“Yıllar yılı aynı şehirde çektikleri fotoğraflarda Kent Bellek düşüncesine uygun olarak hareket etmeleri” -Kayıplarımız, çok önemli.- Buradan hareketle kaybettiğimiz yakınlarımız için üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz. –“Şimdi ve Burada” düşüncesine yatay geçiş yapacak olursak arkadaşlar, sabahın erken vakti Kızılay’a geldim. Dâhiliye uzmanı Asuman Hanımın şefkatine ihtiyacım var. Eskiden olsa “Asuman, yap bir pansuman” derdim ama ‘bir süredir özgüven yerlerde’ diyorum size.
Bunun –“kendi kendime bir yenilgi olduğumun suçluluğunu” duymuyorum.
DÜNYAYI UTANMA DUYGUSU KURTARACAK
Bir yerde okumuştum; “Utanma duygusuyla büyütülen çocuklarına -bir hata yaptıklarında- suçluluk duygusu diğer insanlara oranla birkaç misli yoğun yaşadıklarını.”
Kızımın tavsiyesine uyup hangi akılla ‘Odisse’ filmine gittiğimi söyleyecek olursam, yine, yeni, yeniden kılımın döndüğünü, içsel sakatlığımın bu filmden sonra nüksettiğini söyleyebilirim.
Filmin kahramanı başlarına gelen onca şeyin, deniz aşırı ülkelere sürülmelerinin “Truva savaşında hile yaptıkları için başlarına geldiğini” söylüyor.
Bu mahalleye ne zaman gelecek olsam, şu hayatta yaptığım tüm yamukları hatırlıyorum nedense.
Bu mahallede “Sürgündeki matbaacılar kralı” olarak yaşadığım günlerde merak edip içinde bulunduğum aczi merak eden birkaç eş, dost, arkadaş. -‘Ne oldi sana? –“Ne oldi böyle?’ diyor.
Rengârenk fotoğrafçı Serkan’a öğrettiğim küfürleri içimden söylüyorum bir süre. –Ananın amı oldu?
Oysa bugün ‘günlük tutmak’, kişinin kendine yenilgisi” olarak nitelendirilerek “bir zayıflık olarak” değerlendiriliyor.”
KUL SIKIŞMAYINCA ‘HIZIR’ YETİŞMEZ
Kendi kendimle bir dargın bir barışık yaşadığım günlerde şansıma Soul Bellov’un “Boşlukta Sallanan Adam” kitabı çıkıyor.
İlk sayfada –“Oysa bugün günlük tutmak kişinin kendisine yenilgisi olarak nitelendirilecek bir zayıflık ve küçümsenerek değerlendirilecek bir zevk sayılıyor.” yazıyor.
Hafızamı yokluyorum, “Bir arkadaşının el yazısını bilgisayarda yazarak yayına hazırlayan Hüseyin Irmak” düşüyor zihnime. O çalışkan, üretken güzel insan. Öte yandan-Silivri’den Sarıyer’e- “Batı Yakasının Hikâyeleri” serisine ilgi duyan bir diğer editör Ufuk Bek var. ‘Acaba?’ diyorum. Bu bölümde -acaba bilgisayarda yazmanın ya da yazamamanın –“hayatımı zehir edecek gibi göründüğü şu süreçte” bana yardımcı olabilirler mi acaba?”
Ya da şöyle yapalım; Hüseyin Irmak için “Şişli’de geçen hikâyeler,” Ufuk Bek için Silivri Şişli ilçe sınırlarında başlayıp, -bütün İstanbul’u baştan sona kat ettikten sonra- ancak kendi de okuma ve yazma bağımlısı olan –eski futbolcu ve matbaacı- Ufuk **Bek’**e mi anlatsam bu aşk hikâyesini, “yazma bağımlılığını” “yazamama ıstırabını.”
“Hep aynı şekilde davranarak farklı sonuç bekleyemezsiniz.” diyen kimdi? Söyleyin Allah aşkınıza.
BOŞLUKTA SALLANAN ADAM
Soul Bellov’un en yukarıya hikâye başlığı alan Nobel ödüllü kitabı Orhan Pamuk’u anımsatıyor. **Pamuk’**un elle yazdığını bildiğim için kızıyorum kendime. Sağ olsun Dizgici Zahide kızımız işin en zor kısmını hal yoluna koymuş. Bu bo.tan yazıyı deşifre ederek, tedavimde başrollerden birini kapmıştı. -Parasızlığın gözü kör olsun-
Sonrasında Hüseyin Movit hoca –“bilgisayarda kendim yazmamı” salık vermişti. Sık yaptığım bir şey değildir ama ben de büyük sözü dinlemiştim. Bu gün itibarıyla –Zahide belki okuyabilir diye- büyük harflerle yazmaya başladım ama… ‘Ama’ bağlacından önce anlatılanlar çöpe gidiyor, sadede geliyorum arkadaşlar.
–“Ben bir yazma bağımlısıyım.” Depresyona girme belirtisi gösterdiğimde, iç seslerimi dışa vurmalıyım.
Bakınız Freud’un “serbest çağrışımla yazma terapisi.” Belki de bu yüzden emek yoğun çalışan Irgat Cahit ve “Getir Götür İsmail” kimliklerimi terk etmeliyim. “Çıt Çıt İlhami” ve “Sallapati Hayati” ile devam etmeliyim yola. ‘Yol’ demişken Soul Bellov’un ‘Boşlukta Sallanan Adam’ örneği odamda kapalı kalmak istemiyorsam; Az sayıda kalan dostumdan bazıları yardımcı olabilir umudu taşıyorum bu sabah.
“Birlikte eğlenemeyen insanlar, birlikte gelecek kuramazlar” diyen kimdi? -Söyleyin Allah aşkına.
ANCAK EŞİTLERİN İLİŞKİSİ YÜRÜR
Eski adıyla Fark etmez Ali, ‘Yeni Hikâyeden’ adıyla Cin Ali olmuş. Bir önceki görüşmemizde anlatıcı olmayı kabul ettiği hâlde, “yeni 10 yılda daha fazla dinlemeliyim.” teklifimi ters yüz etmişti.
Olacak şey değil ama bugün eski kadrodan **Levent ‘**dinleyici’ olarak davet edilmiş, felsefeye ilgi duyan bir genç, Müşteri kılığına girmiş.
İşin ilginç yanı “2. adres kahve” olarak kullandığımız, Grup Terapisi yaptığımız mekân sanırsınız -eskiden kırtasiyeciydi- daha çok giren çıkan olsun diye “matbaa malzemesi satış yeri” olmuş.
Hâl böyleyken -beni faka bastırmak adına- “bu dükkânda daha önce yaşanan üçlü aşkları” yatırıyorlar masaya. İlk olarak “dört gözle yaşadığım çaresiz aşk” ve sonra “Eğinli ve Serdar’ın da dâhil olduğu üçlü ilişkiler yumağı.” Son zamanlarda iki karşıt cins arasında süre gelen “konuşamama, ihtiyaçlara cevap verememe” güçlükleri erkekleri bir takım arayışlara yöneltmiş olabilir. Kadınlardan gördükleri rahatlama yöntemlerini tıpkı onlar gibi kendi aralarında görür olmuşlar. Tahminim çok sayıda lezbiyen ilişki de olacaktır ama kadınlar bu konuda avantajlı. Hem anlatma zaafları yok. Hem de onlara *‘cürmümeşhut yapmak’ handiyse imkânsız. ,
*Bir suçun işlendiği anda başkaları tarafından görülmesi veya fark edilmesi durumunu, yani suçüstü halini ifade eden hukuki bir terimdir.
“MERDİ KIPTİ” – SECAAT ARZ EDERKEN SİRKATİNİ SÖYLER
İl Postino filminden ilham alıp, her gün 8 sayfa yazdıktan sonra fotokopici arayışına giriyorum. 8 sayfa fotokopi ücreti -kısaltmış klasikler serisinde- bir kitabın ederi. –“Gider eteri, gelir beteri” Hiç kimsenin bir bok anlamadığı, bu boktan el yazısını posta kutularına bırakmaktansa ‘Getir Götür İsmail’ tiplemesi sahne alıyor bir süre sonra. Bu arada bir 10 yıl daha geçmiş, -tam on bin saat emek harcayarak- bir büyük trajediyle başlayan, tek bir tanışıklığım olan sosyetik muhitte 10 farklı posta kutusuna ya da tanışıklığa yazdıklarımı verebilecek, özgüvene ulaşmışım diye düşünün.
Bu arada futbolu bıraktığım için -eller fena değil ama- derman yok bacaklarda. O günlerde karşıma çıkan bir aforizmada “Sadece Dirseklerinizi çalıştırmak yetmez, arada dizleri de aşındırmalı” diyor. Unamuno, Yaşantıma renkten fazlasını katan eski profesyonel futbolcu olan bir Ağabeyim. Hamim, Hayat öğretmenim, Ataköy’de yeğenlerle yapılan bir halı saha maçına davet ediliyor. Bu sayede yeğenlere mahcup olmaktan kurtuluyoruz.
“Bu kadarını yapabiliyorsan, daha fazlasını hatırlarız birlikte” diyor.
Nietzsche’ye göre, insanlık bir yerde tıkandı. –“Adalet insana / insan sanata ulaşamadı.”
Aynı filozof; “İnsan bazen anlaşılmamak için de yazar” demişti.
GEL BİZE- GİDELİM SİZE
Sonrasında beni iki seksen yere uzatacak olan Karagümrük takımında milli lig görmüş Kaleci Seyfi, Lağım Osman hocayla birlikte A takım maçı gördüğümü öğrendiğinde, “seni aramızda görmek isterim” diyor. Minyatür kalede şike yapıp, biraz fazla öne çıktığında -ayak içi Plaseyle- üç dört gol attığımı hatırlıyorum. 09.00’da Göztepe Özgürlük Parkı’nda başlayan bu müsabakalar için 07.00’de Ataköy’den metrobüse biniyorum.
1.5 saat süren bu yolculuklar “hayatımda en fazla kitap okuduğum süreç” olarak geçiyor kayıtlara.
Toplam 4 saat süren bu eğitim modelinden sonra “iki saat boyunca kültürel alışveriş” yapıyoruz. Edebiyat öğretmeni Trabzonlu Halim hoca her hafta kitap hediye ediyor. Her birine -tığ işleri karton poşetinde- herkese uygun DVD’ler getiriyorum.
“Evlerde kahvaltı sohbetleri” -Maç olmayan Çarşamba günlerinde- “film seansları” filan. –
“Yakında bir özel hastanede öfke terapisine bile katıldık” diyorum size. Rahmetli **Seyfi “**Biz kasaba insanıyız. “Bu iş boyumuzu aşar” dediğinde, içimizde en öfkeli olan Cemal atılıyor öne. –“Faydasını gördü” diyeceğim size.
“Öğretmen yoktur öğrenmek isteyenler vardır.”
Not alın bir yere.
BİR ŞEYİ ÖĞRETMEYE KALKIŞTIĞINIZDA ONUN ÖĞRENMESİNİ ENGELLERSİNİZ
O sırada ekibe katılanlar içinde İ.E.T.T. takımında Reisle birlikte yer almış olan Türk Sanat müziği sanatçısı Arif Gülüş kadroya giriyor. Ayağa top yapanlar çoğalıyor. Yine 1. ligde efsane Garo Ağabeyle Sarıyer Forvetinde yer bulan Cengiz ağabey ağırlığını hissettirince oyunun adı değişiyor. “Dar alanda Kısa Paslaşmalar”
Cengiz ağabey –“Defans, orta saha ve Forvette” eşit güçte etkili olunca yönetimi ele geçiriyor. Benim için sonun başlangıcı bu durum. Tam bir hafta boyunca keyif yapmak için bu sabah saatlerini beklediğim halde Cengiz ağabey -tam saha oynamak varken- ücret ödemediğimiz için olsa gerek “yarım sahada yedişer kişilik” oynayacağız. Dediğinde langırt masasındaki kadar alan kalıyor her birimize. Langırt oyununda “fırfır” nasıl yapılırsa, ismi özgürlük parkı olan yerde “gırgır yasak” diyorum size. Seyfi de “futbol erkek oyunudur.” dediğinde çocukluğumuzdaki dispanserin bahçesinde dayak yediğimiz günler düşüyor zihnime. Rafet, Babazot, Turgay, Çamur üçlüsüne karşı Sarı Süleyman, Apti ve Mesut’la harika bir kare as yakalamışız. Arife’yi görüyor. Bayrama ulaşamıyoruz.
Adına ‘Travma’ dediğiniz şey nükseder arkadaşlar.
“SAHANIN GENERALİ” OLUR… SAHADA GENERAL OLMAZ
Sezar’ın hakkını Cengiz ağabeye vermek gerekirse Oğuz ağabeyin takımında yer aldığımda bana hiç karışmıyor. -Özgüvenim yükselsin diye- “takımı yapma ve yönetme yetkisi” bana devrediliyor. İşte en sevdiğim konum, artık neticeye etki edebilirim.
Siz şimdi inanmayacaksınız ama sahada biri havacı diğeri karacı emekli iki albay var. Düzenli gelmedikleri, misafir statüsünde oldukları için bana uygun davranmak durumundalar. O günlerden birinde albay harbiden hava generali olan arkadaşını davet ediyor. Oğuz ağabey ta.ak geçmek için bana bir şey söylemiyor.
Şimdi yazarken utanıyorum ama generali kale önünde nöbete diktiğim yetmiyormuş gibi “takımda yer bulmak istiyorsan, biraz kilo vermen gerek.” Demişim. Adam kibar ve fair play çıkıyor. Cahilliğimi yüzüme vurmuyor. Soyunma odasında arkadaşlar -kahkahalar eşliğinde- gerçeği anlattıklarında “mahcup olup, yerin dibine girdim” diyorum size
Beni kurtaran Cengiz ağabey oluyor bu defa.
En yukarıdaki hikâye başlığı onun ağzından soyunma odasını çınlattığında, Cruyff ve Maradona geliyor aklıma.
EĞİTİM OKULDA ÖĞRENDİKLERİMİZİ UNUTTUĞUMUZDA BAŞLAR
Çok eskiden hatırladığım detayda, -cebir, geometri ve matematikle zayıf olduğum için- aşağı yukarı bu on yıllık süreçte parmak hesabı yapmaya başlıyorum. Salı ve Cuma günleri hem ‘Göztepe Özgürlük Parkı’ hem de ‘Taşlık Sahaf Buluşmaları’ var.
Bu süreçte Hollanda- Lüksemburg arasında çalışanlardan daha fazla kilometre yapıyorum. Üniversite öğrencilerinden daha fazla kitap okuyorum.
Yazdıklarımı ve anlattıklarımı da katarsak yekûna, bence on bin saatten fazla eder. Sakatlık riskleri çoğalmaya, arka adale bir gün arayla iki maçı kaldıramayınca Haliç’te başlayan tekaüt maçlarını önce izleyip, sonra yazmak için 60 yaşında futbolu bırakıyorum. Gözüm arkada kalmıyor.
Bu yeni öğrenim modelinde kırk ve elli yaş arasında kafama düşen tuğlalar nedeniyle izlemeyi bıraktığım maçlara yöneliyorum.
‘Tersten işleyen bir süreç bu.’
Önce Tekaütler, sonra 1. Amatör, Süper Amatör ve BAL Ligi maçları. Karagümrük stadında her yıl bir üst lige çıkan Karagümrük’ün peşinde -onlarla birlikte- süper lige. Bu süreçte 10 yıl boyunca uğramadığım muhite Posta Gazetesinde iki tam sayfa röportajı çıkan Hüseyin Movit hoca bahanesiyle.

Bir Cevap Yazın