Bir Kelimeden Kaç Leke Çıkar?

Öykünün cinleri olarak altı dakika çalışmaları yapıyoruz. Tek bir kelime: Leke.

Bir kelime verdik, kalemi kâğıda değdirdik. Süre başladı. Kimimiz bir anıya gitti, kimimiz bir bedene, kimimiz çocukluğa, aileye, vicdana… Kimimiz şarabını beyaz bluzuna döktü, kimimiz annesinden kalan örtüdeki lekeyle boğuştu. Bir başkası, insanın alnına sürülen lekeyi sorguladı.

Altı dakikada neler çıktı ortaya!

Leke bazen bir izdi, bazen utanç. Bazen güzellik, bazen korku. Bazen silinmesi gereken bir şey, bazen silinmeye çalışıldıkça büyüyen bir yara. Bir masanın üzerinde belirdi, bir pencerenin camından içeri sızdı, bir çocuğun yanağına yerleşti. Kimi zaman görünürdü; kimi zaman bembeyaz kâğıtların, tertemiz ekranların ardında saklanırdı.

Metinleri yan yana getirince gördük ki aynı kelime herkeste aynı yere dokunmuyor. Kimi güldürdü, kimi ürpertti, kimi öfkelendirdi. Kimi bizi geçmişe götürdü, kimi bugünün karanlığına. Birbirinden farklı sesler, aynı kelimenin çevresinde toplandı; her biri kendi lekesini bıraktı.

Bu sayfada metinleri bir araya getirirken hafiften tekinsize, kişisel olandan toplumsal olana, bedendeki izden vicdandaki lekeye doğru ilerleyen bir yol kurduk. Ama bütün yolların tek bir yere çıkmasını istemedik. Çünkü lekenin de tek bir anlamı yok.

Altı dakika kısa bir süre. Bir öykü için yeterli mi, bilinmez. Ama bazen bir kelime, yıllardır içimizde taşıdığımız bir şeyi uyandırmaya yetiyor.

Şimdi sıra sizde.

Siz hangi lekeyi gördünüz?

Lekeli Ama Cool

Nil Saydan

Partiden partiye içtiği bir kadeh şarap, tam da Efe’nin doğum günü partisinde o şahane, beyaz, dantelli, boğazdan askılı bluzuna döküldü. Silmeye çalıştı, olmadı. Islak mendille sildi, yine olmadı.

“Eylem, baksana, bu nasıl çıkar? Gel mutfağa bakalım. Aşko, sirke, karbonat falan çıkar.”

“Boş yapma kızım, ne biliyorsun? Deneriz,” dedi Eylem.

Mutfakta ne sirke ne de karbonat bulabildiler.

“Boş ver,” dedi Eylem. “Bana bak, bu logo olmuş. Fotoğrafını çek, paylaş.”

Sude, lekeli bluzunun fotoğrafını çekip Story’ye attı: Lekeli ama Cool.

Birkaç saat içinde gelen mesajların bazıları “Efsoydu”

“Oha!” dedi Eylem, mesajları okurken. “Artık bunlardan biriyle date’e çıkarsın…”

Lekeli Şort

Hakan Kizir

Annemle Didim’e tatile gidecektik. Eşyalarımı hazırlarken en sevdiğim şortumun üzerinde kocaman bir leke olduğunu fark ettim.

“Anne, şortum lekelenmiş. Tatile gitmek istemiyorum,” diyerek odama koştum.

Yatağıma yüzüm kapalı bir şekilde uzanıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Annem hızla odaya girip beni kollarının arasına aldı. Sımsıcak kollarının arasında kendimi daha iyi hissettim. Biraz daha hüngürdedikten sonra sakinleştim. Ağlamayı bıraktım.

“Ne yapacağım anne ben! En sevdiğim şortumdu. Onsuz hiçbir yere gidemem,” dedim.

Annem, “Kızım, sana bugün çok daha güzellerini alırız. Hem de aynı renkte, aynı tonda olanlarından. Eskisinin benzeri, yepyeni bir şortun olur. Hem de tertemiz,” dedi.

Biraz düşününce anneme hak verdim.

Alışverişe çıktık…


Ahşap Masada İz

Sema Kahraman Vurucu

Elleri siğil dolu bir çocukluk arkadaşım vardı. İncecik, zarif parmaklarını gölgeleyen siğiller başına büyük dertti; bazen kendiliğinden söner, bazen parmaklarından taşıp bütün elini sarardı. Bir gün annesi öfkeyle eline küçük bir cam şişe tutuşturdu.

“Sürsene kızım, korkacak ne var bu kadar…”

Kız damlalığı siğilinin üstüne tuttu. İlk damlada öyle bir fırladı ki yerinden; o önde, annesi arkada, evin orta yerinde büyük bir koşuşturma başladı. Şişe masada açık kaldı. Damlalığın ucundan berrak sıvı süzüldü, usul usul aktı, aktı… Ahşap masanın üzerinde incecik, uzun bir leke bıraktı.

Arkadaşımı ikna edemeyen annesi, neden sonra salona döndü. Masanın başında durdu. Ahşap kabarmış, damla lekesi biraz daha belirginleşmişti. Parmağını uzattı; elektrik çarpmış gibi, dokunamadan geri çekti. İçeriden kızının hıçkırıkları geliyordu hâlâ. Kaptığı gibi şişeyi pencereden fırlattı.


Leke Gelmedi Benimle

Burcu Türker

Gece boyunca yağmur yağdı. Sabah kalktığımda pencerenin camında kocaman bir leke vardı.

Elimle sildim.

Gitmedi.

Bir kez daha sildim.

Bu kez cam temizlendi ama leke içeride kaldı.

O günden sonra nereye baksam aynı şeyi gördüm.

Bir fincanın dibinde.

Eski bir fotoğrafın gözlerinde.

Kapının eşiğinde unutulmuş ayak izinde.

Sonunda aynaya baktım.

Leke oradaydı.

Yüzümde değil.

Bakışımda.

En zoru da temizlediğim yer, kendime baktığım yerdi.

Camı değiştirdim.

Evi değiştirdim.

Şehri değiştirdim.

Leke gelmedi benimle…


Beyaz İşli Örtü

Füsun Uzunoğlu

Mini minnacık bir lekeydi aslında ama beni neden bu kadar etkiliyordu?

“Etkiliyordu” hafif kalır. Rahatsız ediyor, bunaltıyor, sinirlendiriyordu. Onu bulunduğu yerden yırtıp çıkartmak, bir yerlere fırlatmak ihtiyacını duyuyordum. Eskiden beri hep aynı yerde oturuyor, gözlerimin ulaşabileceği her yerde peşimden geliyordu. Yerinden kımıldamadan. Değişmeden. Sessizce, hınç alır gibi, gözlerimin içine bakarak.

Ben… Oysa ben değişiyordum. Yüzümde kırışıklıklar artmıştı. Yoruluyordum. Ayrıca onu bulunduğu yerden kımıldatamıyordum. Bağırsam sesimi duyuramıyordum. Üzerine boca ettiğim asitler, çamaşır suları, harcadığım zaman, bana mısın demiyordu.

Madem o kadar küçücük, minicik, sessiz, yalnız, masum bir lekeydi, niye bu kadar sinir oluyordum!

Kendime sorular sorarken elim lekeye uzandı. Bir makas aldım. Yıllarca aynı yerde, annemin beyaz işli örtüsünde duran o lekeyi, ellerim titreyerek, olduğu yerden kestim. Hiç zaman kaybetmeden elimdeki çakmağı çıkan kumaş parçasına uzattım. Mavi alevin kızıllığa dönüşmesini seyrettim.

Artık yoktu.

İçimde bir rahatlık, arınma hissettim. O küçük lekeden arta kalan deliği gördüğümde anladım ki beni bırakmadı, bırakmayacaktı.

Annemden kalan beyaz işli örtüyü aldım elime, çantama tıkıştırdım, sokağa attım kendimi. Neresi olursa artık. Göremeyeceğim bir yer.


Yankı

Hamit Ergüven

Her yerdeydi leke. Duvarda, ağaçta, demir parmaklıklarda, evlerin içinde. Bırakmaz peşini insanın, kurdun kuşun, taşın kayanın. Bir bakarsınız arkanızdadır, el sallar siz uzaklaştığınızı sandıkça. Başını oynatır siz oynattıkça. Bir bakarsınız karanlık olur, saklanır ışığın ardına.

Siz ondan bir şey isteyemezsiniz ama o sizden ister. İçinizdeki sizi ister örneğin, siz onun gibi el sallamadıkça. Gizlerinizdir peşinde olduğu. Hayalleriniz. Sıkı sıkıya saklamışsınızdır onları. Siz sustukça yükselir öfkesi, kalınlaşır sesi. Bir tek sesinize dokunamaz. Onu da yakalamayı ister ama yankı izin vermez. Sesin lekesidir. Kaybolur o da yakalayamadan onu.

Bazen gözlük takar kara leke, enseler sizi köşe başlarında, yatak odasında, sokakta ya da. Bazen de dört duvar arasında yaralarınızla bırakır baş başa sizi. Rahatlamıştır. Sonra kuyularda bekler, ovuşturarak ellerini, yayları kopmuş ranzaların çıtırtılarında.

Ancak ölüm sizi kurtaracak diye düşünürsünüz onun elinden. Bir tek mezarlıkta kurtulacağınız fısıldanır kulağınıza.

Yumarsınız gözünüzü, anlarsınız o zaman doğru olmadığını sözlerinin. Gökyüzünün lekesi yükselir denizin üstünden, aydınlıktır serptiği üzerinize. İşte o zaman rüyalarınızın bitmemiş olduğunu duyumsarsınız yeniden.


Yanağındaki Siyah

Hamit Ergüven

Öğretmeni, yanağındaki siyah lekeden dolayı çok severdi Mertcan’ı. Tam bir afacandı aslında. Her sabah evden çıktıktan sonra boyalı kalemle yapardı yanağına lekesini. Bir gün öncesinin sarsıntı gücüne göre koyulaştırır ya da açık renkte tutardı onu. Öfke yüklü evin sıkıntısını taşırdı yanakları.

Öğretmeni onu kucağına oturttukça lekesini daha çok sever Mertcan.

Bir gün okulun en yeni yakışıklı öğretmeni eve döndüğünde beyaz gömleğindeki siyahlığı gördü.

“Bu da nereden çıktı?” diye sordu kendine.

Hiçbir şeye dokunmamıştı Mertcan’ı sarması dışında.

Ertesi gün okulda asık suratıyla oturmakta olan çocuğu aldı kucağına yine. Eliyle yokladı lekesini. Bir şey söylemedi ona.

Aradığı huzuru buluyordu yedi yaşındaki çocuk nasılsa.


Lekesiz

Özlem Gemici

Bazı lekeler çıksa da bazıları insanın yaşamında kalıcı olur. Hele ki doğum lekeleri… Hatta küçükken kaybolursa falanca yerindeki lekeden bulunur denirdi.

Ayşe de bacağındaki kahverengi lekeyle doğmuştu. Yaşamı boyunca etkiledi onu.

Evlenme çağına geldiğinde eve gelen görücüler başka sebeplerle geri gidiyordu.

Sonunda artık çeşitli çözümler aramaya başladı. Oturduğu küçük kasabadan ablasıyla çıktı. Büyük şehirde ünlü bir plastik cerraha vardılar. Ailesine bile haber vermediler.

Ameliyat günü kararlaştırıldığında çok heyecanlıydı. Ameliyat birkaç saat sonra bitecek ve artık lekesiz olacaktı.

Ama ameliyathaneden odasına dönemedi…


Bedenin İşaretleri

Işık Demirtaş

Ya yüzünüzde doğum lekesi olsaydı, olmaması tamamen tesadüf olabilir miydi? Acaba bu insanlar özel kişiler, Tanrı’nın ayrıcalıklı yarattığı insanlar mıydı?

Peşi sıra damgalanan hayvanların, sahiplerinin izlerini taşımak için çektikleri acıları, canhıraş çığlıklarını düşününce kafanız karıştı.

Bir de güzellik simgesi lekeler vardı. Mahallenin delikanlılarının peşinde dolaştığı benli Belkıs vardı mesela. Belkıs’a oğlanların aşklarını ilan etmek için çarşıdaki tek dövmecide birbirleriyle yarışan delikanlıların heyecanı…

Dövmeler de günümüzün süs lekeleri. Onlara farklı anlamlar yükleyen hikâyelere göre tercih ediliyorlar. Gemicilerin deniz kızı, ejderha dövmeleri de bedende iz bırakan lekeler olabilir mi sizce?


Çoğullukta

Aysun Korkmaz

Israrcıdır leke. Bakış talep eder. Dikkatini ister, gözünü kendisinden kaçıramazsın; yerini bağırır. Gizliyi saklıyı reddeder. Dümdüz gider anlayacağınız.

Masmavi ipek elbise giyen kadının görkemli bir yemek masasında kucağına damlayan yağlı, salçalı orman kebabı mesela. Ya da bembeyaz gömleğiyle ofis toplantı salonunda aniden gelişen bir sorunu anlatması için amirlerine brifing veren çalışan. Gömlek yakasının içine sinsice sinmiş kırmızı ruj ya da ayakkabısına son dakika pislemiş güvercin.

Aşkta da şansta da kazandığı kesin görünüyor gözümde. Leke bütün renklerin üzerine zeytinyağı gibi çıkar kurulur. Uğraş dur artık.

Utanılacak bir şey gibi biliriz ya onu, oysa nişandır, izdir, erginlenmedir öte yandan. Gözü, bakışı ısrarla kendine çeker. Suçluyu, gizleneni işaret eder; geçmişi vardır tek başına da olsa. Hikâyesi vardır. Sınırlarını çizer.

Yüzde kıl beni, kahverengi doğum lekesi. İçinde kurulduğu bütünde ayrımcılık yapar.

Bu durumda ne yapmalı? Ona uymayı denemeli belki de. Onun baskınlığını törpüleyecek şey olsa olsa onu yalnız bırakmamaktır; ancak bu sayede sıradanlaşır.

Bir grafiti sanatçısı düşünün. Lekenin aynısını onlarca defa çevresine çizer, boyarsa leke sıradanlaşır, bütünde kaybolur, ağırlığını kaybeder.

Demek ki sorun yalnız kalmasıymış, deriz. Kalabalık içinde uyum sağlamayı öğrenir o da. Çoğullukta bütün gücünü yitirir.


Görünmez Lekeler

Işın Güner Tuzcular

Lise sondaydık, Macbeth’i okuyorduk. Lady Macbeth çıldırmak üzereydi, “Ellerim kanlı,” deyip duruyordu. O anlatım, tasvir hiç çıkmadı aklımdan. Başkaları görmese de sen görürsün, ellerdeki kanı…

Şimdi leke çıkarıcılar var. Her şeyin lekesi çıkıyor. Halının lekesi, gömleğin lekesi, koltuğun lekesi. Bir damla deterjan, biraz ovalama, pırıl pırıl. Geçmiş yok. İz yok. Her şey yeniden beyaz. Keşke insanın içindeki lekeler de öyle çıksa.

Kaç gündür fon, hisse senedi vurgunlarını dinliyorum… Aileden sorumlu eski bakan, nasıl bir para hırsı…

Yetimin parası.

Bu nasıl bir leke?

Lady Macbeth’in elindeki kan, kralın kanıydı. Bir cinayetin kanıydı. Oysa yetimin parası… Okula aç giden çocuğun lokması…

Lady Macbeth çok masum kalıyor.

Ya görünmeyen lekeler?

Bir imzanın ucundaki leke. Bir hesap numarasındaki leke. Bir fonun içinde kaybolan para. Bir çocuğun hakkından eksilen birkaç kuruş, sonra milyonlar. Kâğıt bembeyaz. Ekran tertemiz. Eller tertemiz.

Ama alında?

Alında leke hiç geçer mi?

Görünmez lekeler.

İşte en korkuncu bu.

Görünmeyen bir şey nasıl çıkarılır?

Lekesiz olmak.

Bembeyaz olmak.

Hiçbir şeye bulaşmamış olmak.

Ama insan dünyaya geldiği andan itibaren bir şeylere bulaşıyor. Başkalarının hayatına, kendi hayatına, yanlışlarına, suskunluklarına. Bazen yaptığı şeyle, bazen yapmadığı şeyle kirleniyor. Birinin hakkını yemediğini söylemek kolay. Peki sustuğun zaman? Gördüğün hâlde görmemiş gibi yaptığın zaman? Birinin hakkı yenirken masadan kalkmadığın zaman? Elin kana değmese de gölgen değdiyse?

Lise sondaydık.

Lady Macbeth’in elleri.

O sahne neden kaldı aklımda bunca yıl?

Belki çünkü o zaman anlamamıştım. İnsan bazı şeyleri yaşamadıkça anlamıyor. Bir lekenin yalnızca leke olmadığını. Bir elin yalnızca el olmadığını. Bir insanın kendisinden kaçamayacağını.

Şimdi düşünüyorum da, belki lekesiz olmak mümkün değil.

Ama lekeyi saklamamak mümkün.


Alnımıza Sürdüğün Leke

Ceyda Sevgi Ünal

— Hymen kızınızda esnek yapıda.

— Nedir o, doktor hanım? Biz kızlığı gitti diye geldik.

— Ondan bahsediyorum ben de. İlişki olmuş ama kanama olmaz bu durumda.

— Nasıl yani? Evlense de mi? Kimse anlamaz mı yediği haltı? Ya hamile kaldıysa?

— Söylediğim gibi. Ufak tefek lekeler olabilir ilişki sonrası. Hamileliğe gelince hemen anlaşılmaz.

— Yürü kız. Eve gidelim, görürsün. Alnımıza ne biçim leke sürdün. O pezevengi bulacağım ben, merak etme.

Bir Cevap Yazın