Surreal cutaway house merging with skeletal steel architecture and exposed roots

Bir Evin İçindeki Ev: Bora Chung’un “Evim Güzel Evim” Öyküsünde Gündelik Gotik

Başlıktaki İroni

Gotik edebiyat, “ev” kavramına hep kuşkuyla bakmıştır. Udolpho’nun şatosu, Usher’ların malikânesi, Sarı Duvar Kâğıdı’nın kiralık köşkü: Hepsinde ev bir sığınak olmaktan çok bir tuzaktır. Bora Chung’un “Evim Güzel Evim”i bu geleneğin içine, şatonun yerine dört katlı, mahalle arasında bir apartman koyarak girer. Başlık da baştan bir ironi taşır. “Evim güzel evim” sözü huzuru, aidiyeti, bir hayalin gerçekleşmesini çağrıştırır. Öykü bu sözü önce parçalar, sonra çok daha tuhaf ve çok daha rahatsız edici bir anlamla yeniden kurar.

Öykünün gotikliği duvarlardaki hayaletlerde değil, gündelik hayatın kendisindedir. Korku, bir emlakçının sözleşme masasındaki gülümsemesinde, komşunun park yeri takıntısında, kocanın “alternatif yaşam tarzı” kılıfındaki sorumsuzluğunda başlar. Doğaüstü olan, bu çok insani çürümenin sonunda, neredeyse bir şefkat gibi ortaya çıkar.

Tuzak Olarak Satın Alma

Öykü, genç bir kadınla kocasının hayallerindeki “sakin, huzurlu” mahallede dört katlı bir bina satın almasıyla açılır. Kadın için bu bina yıllarca çalışıp biriktirdiği paranın karşılığıdır. Apartman hayatının gürültüsünden, komşuluk baskısından uzak, kendine ait bir yer demektir. Ama gotik anlatıların hepsi gibi bu öykü de bir aldatmacayla başlar. Emlakçı yalnızca boş olan üçüncü katı gösterir, binanın gerçek halini saklar. Sözleşme imzalandığında perde kalkar: Dördüncü kat, eski ev sahibinden kalma çöplerle, farelerle ve hamamböcekleriyle doludur.

Klasik gotikte bir mülkü devralan kahraman, mülkün geçmişini de devralır. Bir lanet, bir aile sırrı, işlenmiş bir suç. Chung bu motifi iktisadi bir zemine taşır. Kadının devraldığı şey bir lanet değil, bir yalan ve bir yüktür. Yine de işlev aynıdır. Geçmişin pisliği, bugünün sahibine kalmıştır. Dördüncü katın çöpleri, hamamböcekleri, eski sahibin ağır hikâyesi (kocasını yitirmiş, oğlunu bir motosiklet kazasında başından yaralanmış, kendini dinî bir merkeze kapatmış bir kadın) mekânın hafızasıdır. Kadın telefonla ulaşmaya çalıştığında azarlanıp yüzüne kapatılması, o hafızanın yeni gelene kapısını açmadığını gösterir. Ev, ilk andan itibaren yabancıya düşmandır.

Burada Freud’un tekinsiz kavramını hatırlamak yerinde olur. Tekinsiz, tanıdık olanın içinden yükselen yabancılıktır.

Daha önce Grace Paley, Shirley Jackson öykülerinde de incelediğimiz gibi “Ev” en tanıdık sözcüktür, ama bir kadın için de en tekinsiz mekandır. Bora Chung’un kurgusunda evde her şey, kadının hayalindeki ev ile fiilen satın aldığı ev arasındaki o ölçüsüz boşluk yüzünden tedirgin edicidir.

Gündelik Korkunun Katmanları

Öykü boyunca Chung, tekinsizliği yavaş yavaş, tek tek insani katmanlara yayar.

İlk katman mahalledir. “Sonradan gelen” olmak, kapalı bir topluluğun içine düşmektir. Kendini mahallenin sahibi sanan otuzlu yaşlardaki adam, çiftin park ettiği yeri kendi mülkü sayar. Önce çizikler, sonra kırık farlar, sonra kesilmiş lastikler gelir. Bu, küçük ölçekli bir kuşatmadır; gotik kahramanın karanlık bir koridorda yaşadığı tedirginliğin modern karşılığıdır. Güvenlik kameraları takıldığında adamın hem kendine zarar verip hem de kocayı darp etmekle suçlayarak karakola gittiği, kayıtlarda ise tüm bunun açığa çıktığı görülür. İlginçtir ki bu ilk tehdit, teknoloji yardımıyla çözülür, olağandışı teknolojinin arkasına sığınır. Komşu tehdidini yok etmek aileye huzur getirmez.

İkinci katman kocadır. Gotik edebiyatın despot erkeği, Bluebeard’ın ya da Rochester’ın gölgeli yüzü, burada yerini bambaşka bir figüre bırakır. Koca zalim değil, sorumsuzdur. Üçüncü katı üniversiteden bir arkadaşına ofis olarak kiralar, arkadaş tadilatın ortasında ortadan kaybolur ve geriye kocanın ona “yatırım” diye verdiği yirmi milyon wonluk bir borç kalır. Arkadaşın karısının telefonuyla işin içyüzü ortaya çıkar: Tadilat, kocanın bir iç mimarla ilişkisinin sahnesidir ve masrafı hem okul arkadaşına hem de karısına ödetmiştir. Burada ihanet iki katlıdır. Hem duygusal hem maddi. Erkek, kadının hayalinin bedelini, kendi özgürlüğünün finansmanına çevirmiştir. Dış dünya tehditkâr olduğunda ona sığınılması gereken kişi, tehdidin içeriden gelen kısmıdır. Gotik ev tam olarak budur: Dışarıdan korunmayı vaat eden duvarların içinde asıl tehlike.

Üçüncü katman ticari şiddettir. Birinci kattaki sundae çorbacısı “hava parası” ister, yani kiracıdan devir ücreti. Koca yasayı öne sürerek reddeder, çorbacı da yanına bir gangster alıp tehdit eder. Bir kadının mülkünün, mülk edinme hakkının, bu tehdit edilebilir pazarlık düzeninin içinde ne kadar kırılgan olduğunu bu sahne gösterir. Yasa kâğıt üzerinde kadından yanadır, ama kâğıdın arkasında yumruk, tehdit ve el altından anlaşma vardır.

Bodrum: Evin Bilinçaltı

Gotik mekânın en belirleyici öğesi bodrumdur. Orası evin kapalı yanı, gizli odası, geçmişin saklandığı yerdir. Chung’un binasında bodrum, eski kiracılardan kalma tiyatro kostümleri, mankenler ve aksesuarlarla doludur. Bu seçim çok anlamlıdır. Mankenler insana benzeyen ama insan olmayan nesnelerdir; kostümler bir başkası gibi görünmenin kalıntılarıdır. Freud’un tekinsiz örneklerinden biri tam da cansız olanın canlı gibi görünmesidir. Bodrum, bir sahne arkasıdır: Kadının üst katlarda oynamak zorunda olduğu rollerin (iyi eş, başarılı ev sahibi, uyumlu komşu) artık gereksiz kalanları burada yığılıdır.

Kadının küçük oğlu bodrumu çok sever. Çocuğun oyun yeri olması ilk bakışta masumdur, ama gotik okur için alarm zilidir. Çünkü çocuklar, yetişkinlerin görmediği şeyleri görür. Öykü ilerledikçe bodrumda oynayanın aslında bir hayalet çocuk olduğu anlaşılır. Soluk bir gölgedir; kadın ona ilgi gösterdikçe daha belirgin, daha ağır, daha sıcak ve “gerçek” olur. Bu, öykünün en özgün buluşudur. Hayalet, korkutarak değil, bakılarak ve bakılarak beslenir. Kadının sevgisi, bir şeyi ölüler diyarından geri çağıracak kadar maddedir.

Hayalet Çocuk ve Doğaüstü Adalet

Bu noktada öykü, klasik gotiğin bir başka kalıbını tersine çevirir. Geleneksel hayalet hikâyesinde ruh, çözülmemiş bir adaletsizliğin işaretidir ve yaşayanlara dehşet saçar. Burada hayalet, kadının tek şefkatli ilişkisidir. Aynı zamanda, belki de kadının bastırılmış öfkesinin icra edicisidir.

Çorbacı mutfağında ölü bulunur, cesedinin bir kısmı kemik suyu tenceresinde kaynamaktadır. Gangster, metresinin evinde, göğsünde “sıra dışı bir darbe” izle ölüdür. Kocası bir gece yürüyüşe çıkar ve trafik kazasında ölür. Üç ölüm, kadına zarar verenlerin üç yüzüdür: ticari tehdit, fiziksel tehdit, duygusal ve ekonomik ihanet. Öykü bunların kadının eliyle değil, bir çocuğun görünmez gücüyle olduğunu açıkça söylemez; ama olayların bodrumdaki varlıkla bağlantısı, okurda sessiz ve ürkütücü bir sonuç bırakır. Bu, gotiğin eski bir işlevidir: Hukukun ve toplumun ulaşamadığı yerde, doğaüstü bir adalet işler. Fakat Chung bu adaleti rahatlatıcı bir kefaret olarak sunmaz. Kadını özgürleştirmez, onu eve daha sıkı bağlar.

Final: Bir Hapis mi, Bir Yuva mı?

Kocasının ölümünden sonra kadın artık binadan çıkmaz. Annesi onu dışarı çıkmaya, yeni biriyle tanışmaya teşvik eder, kadın reddeder. Hayalet çocuk da zaten binadan ayrılamaz. Kadın onu kucağına alır ve fısıldar: “Birlikte yaşayacağız, sadece sen ve ben. İkimiz sonsuza dek mutlu olacağız.” Öykünün son görüntüsü, bodrumda annesini bekleyen çocuğun nihayet ona kavuşmasıdır.

Bu final iki yönde okunabilir ve öykünün büyüklüğü de buradan gelir. Bir yandan bu, gotik bir hapsolmadır. Kadın dış dünyayla bağını koparmış, bir hayaletle bir binanın içine kapanmıştır. Sarı Duvar Kâğıdı’nın anlatıcısı gibi, mekânın içine çekilerek dünyadan silinir. Öte yandan bu, kadının ilk kez kendi seçtiği bir ailedir. Annelik arzusu, sevgi açlığı, hiçbir erkeğin ya da komşunun dahil olmadığı bir bağ. Başlık bu noktada iki kez döner: “Evim güzel evim” artık ne emlakçının vaadi ne de ironik bir yakınma; sadece kadının ve çocuğun, birbirine kavuştuğu yerin adıdır.

Chung’un ustalığı, bu iki okumayı birbirini silmeden tutabilmesindedir. Mutluluk gerçektir, ama bedeli ağırdır. Adalet yerini bulmuştur, ama yalnızlık değişmemiştir. Yazarın Sonsöz’de belirttiği gibi, kötülük cezalandırılsa da insanın içindeki boşluk dolmaz. Bu yüzden son, tam bir mutlu son da, tam bir trajedi de değil, buruk bir kabullenmedir.

Üslup: Korku ile Mizahın Birlikteliği

“Evim Güzel Evim”in gotikliğini taşıyan bir şey de dilidir. Chung, sade ve akıcı bir anlatımla çalışır; ürkünç olanı bağıran bir sesle değil, sakin bir gözlemle aktarır. Cesedin kemik suyu tenceresinde kaynaması gibi bir imge, hem dehşet verici hem de neredeyse kara mizahi bir ağırlık taşır. Korku ile gülünç olan arasındaki bu ince çizgi, öyküyü ne bir klasik hayalet hikâyesine ne de düz bir toplumsal eleştiriye indirger. Gotik burada bir üslup meselesidir: Gündelik olanın içindeki korkunçluğu görmek ve bunu sıradan bir sesle söylemek.

Sonuç

“Evim Güzel Evim”, gotik edebiyatın temel sorusunu yeniden sorar: Ev kimin için güvenlidir? Chung’un cevabı rahatsız edicidir. Ev, bir kadın için, onu satın alırken kandıran bir piyasanın, ona sırtını dönen bir kocanın, tehdit eden bir mahallenin ve çocukluğundan beri ürkütücü olan bir bodrumun toplamıdır. Doğaüstü olan ise bu karanlık toplamın içinde tek sıcak şeydir. Öykünün cesareti de burada yatar: Dehşetin kaynağı insan, tesellinin kaynağı hayalettir. Gotik, korkutmak için değil, gündelik hayatın kapitalist ve ataerkil çürümesini görünür kılmak için kullanılır. Ve sonunda okur, kapanan bodrum kapısının ardında hem bir hapsedilmeyi hem de belki ilk kez gerçek bir evi görür.


İstersen bunu sunum için kısaltabilir ya da hayalet çocuk ile “Sarı Duvar Kâğıdı” arasındaki karşılaştırmayı daha da açabilirim.

Bir Cevap Yazın